5.02.2010

Miyagi Etkisi


Miyagi San'ı bilmeyenimiz var mı? Yok sanırım. Hani bizim oyuncularımız hep rolün üstlerine yapışıp kaldığından yana serzenişte bulunurlar ya, rahmetli Pat Morita ne yapsın? Adamın adını bile az önce IMDB'den öğrendim.


Karate Kid'de parlayan üstat, aynı zamanda bir komedi adamı olmasına karşın, hayatının geri kalanını, 2. sınıf sikko filmlerde birbirinin aynı sensei rolleri ile geçirdi. Hep mütevazi, esprili, bilge adamdı. Kah insan eğitti, kah köpek.


Hatta yine tesadüfen denk geldim; bizim Colgate Misvak reklamının orijinali bile onunmuş sdklfjsdk.


Ve düşününce, bütün bunların tek sebebi, ingilizce konuşabilen akça pakça bir çekik gözlü olmasıydı. Yine de bu onu şov dünyasında var eden tek şeydi. Sürekli tek renk şile bezine sarılı dolaşan özhakikijapon ninjaların amerikan ninjalarına yenildiği, kendine inanmaya başlayıp içindeki potansiyeli keşfeden ezik çocukların kahraman olduğu, testosteron seviyesinin bir çift kadın bacağı ve memesi ile perçinlenerek nefes alınamaz hale getirildiği, köpeklerin dedektif olduğu 2. sınıf filmlerin, IMDB'de bottom 100 listesinde olan filmlerin, user rating'i 2.7'yi geçmeyen filmlerin üstadıydı o. Gocundu mu? Hayır. Kendi habitatının kralıydı. İşte bu faktöre "Miyagi Etkisi" adını verdim.


Bizimkiler, kendi habitatlarını göremiyor maalesef. Hep sevilen bir rolün üstlerine yapışmasından, sürekli aynı tipte rollerin gelmesinden yakınıyorlar. Yahu bir sorsana kendine. Belki de giderin budur? Bunun için varsındır? Zaten daha fazlası elinden gelmeyecektir? Gelse de bir 3. dünya ülkesinde yaşıyorsundur? Öten berin bellidir. Şimdi bu gözle, tekrar bakın.


Not: Karate Kid'deki toy piçin, filmi çekerken 23 yaşında olduğunu biliyor muydunuz?

30.01.2010

Selam!

Merhaba gençler ve genç kalanlar...

İki ibneyle giriştiğim bu kokuşmuş bilog'a yeniden can vermeye karar verdim. "Haa böyle bir şey vardı hagaden." diye hatırlayın istedim. Bir de twitter hesabı açtım. Buradan ilgilenebilirsiniz.

Önümüzdeki günlerde görüşmek üzere, vizyonda kalın.

25.07.2009

Kim O Musun?

Aksaklıklara ve imkansızlıklara rağmen çektiğimiz ilk kısa filmimi paylaşabiliriz sanırım bilogumuzdan.



İyi seyirler.

21.07.2009

Gökhan Özentilik LTD. ŞTİ.

Star'ın yeni yaz bombası yarışması Süperstar Aile. Yarışmacılar arasında baba-kız da var, kuzenler de var. Otobüste göt göte değmeniz yetiyor yarışmacı olabilmek için. Şimdi çok şaşıracaksınız sıkı durun: Şarkı söylüyorlar!!!!!11 Meltem Cumbul sunuyor, sunumunu zayıf buluyorum ama bacakları güzel. Kendini ispat etmiş, boş zamanlarında hobi olarak Londra'da yaşayan kültürlü ve görgülü birisi kendisi. İlk hafta babasıyla şarkı söyleyip babası üstünden prim yaptı. Her hafta etek giydirildiğini de fark edebilecek seviyede bir zekaya sahip olduğundan eminim. Böyle bir prodüksiyonda niye böyle seksi unsur olarak konu mankeni olmayı kabul ediyor bilmiyorum. Ajda Pekkan hakkında bir şeyler yazmıştım fikirlerimi biliyorsunuz; Saba Tümer de çok şanslı bir kadın, yorum yapmayacağım, onu daha sonra tek başına ele almayı düşünüyorum. Kazanılan para giderleri karşılamıyor mu nedir? Yapmayın etmeyin rica edeceğim, benim içim acıyor. Neyse, bu yazının sebebi Gökhan Özen. Jüri olarak izliyorum da kendisini, oturuşu falan değişmiş, belinin üstünde oturuyor, tam bi otorite gibi millete ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini söylüyor. Firmware güncellemesi yapmışlar sanırım sdlkfjsdflk.


Sevgili Jüri Üyeleri,

Sizler, akademik olmayan, sanatsal kaygı taşımayan, yarışmacılardan hiçbirinin başarını umursamayan, geleceklerini zerre sallamayan, "en çok reklam = en güzel program" mantığıyla yapılan prodüksiyonun seçtiği, prodüktörün seçtiği, parası olan adamın ne kadar para koktuğunuza bakıp seçtiği sıradan bireylersiniz. Herbiriniz bir izleyici kitlesine hitap ediyorsunuz.

Parası olan adamın sizi o koltuklara oturtmuş olması, sizi Berklee mezunu yapmamaktadır. Otorite yapmamaktadır.

Arz ederim.

3.06.2009

Terminator: Salavat Getir Pezemenk

Öncelikle bana bu kalbi kadar temiz filmi özel gösterimde -üstelik ücretsiz- izleme şansını sunan Ekşi Sözlük (İlk defa bi işe yaradı demek istiyorum delicesine.) ve MARS Entertainment Group'a teşekkür ediyorum. Şarap içmek ve antraktsız izlemek ayrı güzeldi.


Aşağıdaki yazı spoiler içeriyor haliyle. O yüzden okumayacaksan, filme git. Paranın boşa gittiğini hissetmeyeceksin. Hissedersen de senin "sinema" algına sokayım ben sdlfkjsdlk.


Filme gelirsek, yönetmenlik açısından çok hasta sahneleri vardı. O giriş sahnesi, özellikle John Connor'ın helikopter düşüş sahnesi, sinema tarihinde denenmemiş bir boktu sanırsam. Bunun gibi çok sağlam başka sahneler de var ama hepsini anlatıp piç etmeyeyim. McG gibi buna en yakın yönetmenlik denemesi "Charlie's Angels: Full Throttle" olan bi mal için genel olarak iyi bir film çıkmış. Tartışmasız derecede vasat üstü. Yönetmenliğini sevdim, çıkar onu bebeğim, hadi gel bize gidelim sdlfjsdflk. Vermiş coşkuyu vermiş coşkuyu. Hollywood klişelerini elinden geldiğince törpülemiş. Patlattıkça patlatmış. Gerçi bakış açısına göre ciddi bir sorun da söz konusu olabilir. Zira bir John Connor filminden çok Marcus Wright filmi olmuş gibi. Önüne geçmiş. Yani filmi iyi ama böyle de bir durum var.


Christian Bale yine şahaneydi. Bana benziyor tam bi badass! Tek kusuru burnunun sağ gözüne yakın olan kısmındaki et beni bence. Onu aldırsa kral adam. Hayvan gibi perdede büyüyünce Christian Bale oluyor sana İzzet Altınmeşe. Döktürmüş diyebilirim ama, kolpa sahnesi yok. Kaç para aldıysa hakkını vermiş. Bu filmde John Connor'ın nasıl bir karakteri olduğunu, bulunduğu yere nasıl geldiğini anlatmışlar. Sıradaki filmlerde, tanıdığımız ve artık merkezdeki John Connor'ın faaliyetlerini izleyebiliriz bence. Diğer oyuncular da iyi gayet. Sıçan yok. Hıncal gibi tek tek övmeyeyim. Yalnız Bryce Dallas Howard her geçen gün daha da taşlaşıyor galiba.


Tabii filmin goygoy kısmı da çok. Gönülden bağlıyız diye seviyoruz, yoksa çok batar. Senaryonun zeka seviyesini düşük tutmuşlar epey. O yüzden biraz moron gibi ilerliyor ama göz dolduran sahneleri ile bunu örtüyor. Misal sinyal geyiğini yemeleri çok saçmaydı. Ben duyunca "Hadi len ordan..." dedim ama onlar yedi. Mıknatıslı mayınlar müthiş fikir fakat. Sırf onlarla aslında bütün şehirleri kurtarabilirler. Bence yanlarında taşımalılar 20 kiloluk silahlar yerine. Mıknatıs olayı üzerinde dursunlar yani. T3'te görmüştük ama aktif olarak kullanmak gelmemişti aklıma. Yalnız Marcus Wright'ın Skynet kontrol çipini çıkarma olayı, Kyle Reese'in yerini bulurken ağ bağlantısının kesilmemesi falan çok tıraştı. Olmayacak işler bunlar. Yüzdü lan adam sdlkfjsdlkfjs batmadı o metal yığını. Ne diyeyim daha. Bu arada "Terminator: The Sarah Connor Chronicles"tan hatırlayacağınız şu özel mermilerden de kullanmıyorlardı nedense. Skynet'in tank üretmeme sebebini anlamak da güç. Ya da düzenli orduya geçmeme sebebini. Ki savunma amaçlı tasarlanmış bir yapay zekadan bahsediyoruz. John Connor'ı kıstırmış içeri, hala 1 tane T-800 gönderiyor yok etsin diye. "Bak bakim beğencen mi. Yeni bu ben yaptım hehehe..." der gibi. Hani bırak birkaç terminator göndermeyi, John Connor orada, o bloğu olduğu gibi havaya uçurması gerekirdi. Kaybedeceği birkaç tenekenin hesabını yapacak değil ya? Yapıyor demek ki. Havaya uçurmayı geçtim, alıyor o duvara fırlatıyor tutuyor buraya atıyor. Yahu kırsana kafatasını beynini çıkarsana? Yok. Oynıcak illa. Direnişçilerin o helikopterleri uçakları mühimmatı nerede ürettiğini de ben ayrıca merak ediyorum. Yani böyle devam etsek sabaha kadar abuk sabuk bin tane şey buluruz. Her şeyi bi kenara bıraksan, en değerli adam John Connor, bok yedi başı gibi her bokta en önde gidiyor. Moto-Terminator'lar çok güzeldi.


"Metal"e doyduğumuz bi film bu lafın özeti. Terminator sevmeyenler/bilmeyenler zaten ilgilenmeyecektir. Fanatiklerse "T3'e bile gitmiş adamım lan ben..." deyip gideceklerdir. Hem T seven hem de sinemada izleyip izlememe konusunda kararsız olan varsa, "Git izle mutlaka olm." diyorum sadece. Metal evladı olan gider izler.

Üçlemelerin hep ikinci filminin müthiş olduğuna inanan bi kişiyim, onu bekliyorum artık.

23.05.2009

Merhaba Merhaba Ajda Pekkan



Henüz 63 yaşında. Eet henüz. Yani "oha hala genç!!!!1" demek için erken bence. Ben bildim bileli Ajda Pekkan'ın ne kadar genç olduğundan bahsediliyor. En iyi ihtimalle 10 sene evveli olsa 50 yaşında demektir. Çok yaşlı değil. Aynı şekilde "Ajda Pekkan filtresi" muhabbeti de bir o kadar eski? Hem kadın acayip zengin. Biz cd çalar nedir bilmezken kendisinin uzaktan kumandalı panjurları vardı. Sağlıklı beslenmesi ve formda kalması için yeterli miktarda parası vardı. Eli acaba en son ne zaman soğuk suya girmiş ya da "oha faturaya bak" demiş? Doğal yani neden yaşlansın ki. Medya da zerre yıpratmış değil. Bunlara rağmen zaten sayısını kimsenin bilmediği sayıda estetik operasyon geçirmiş biri. "mimik yapmıcammmm" diye de ölüyor hala. Ayakta zor duruyor. Kafa hep o tuhaf açıda. O donmuş balık bakışlarından yemin ediyorum ki korkuyorum. Aniden Thriller dansı yapmaya başlayacakmış gibi.

Parayı pulu rahatı geç gözüm yok süper loto tuttursam bile panjurlarımı kendim açıp kapamak isterim ama bu kadar estetik geçirmiş kendine obsesif derecede bakmış (gerontofobisi olduğunu düşünüyorum) birinin olduğundan genç gözükmesi son derece normal geliyor bana. Neyini takdir edeyim? Senin benim gibi olsun ama genç gözüksün, o zaman gitsin Tolga Gariboğlu Richard Alpert Hakan Peker üçlüsüne dördüncü olsun okey oynasınlar ama bu şartlarda bir esprisi yok. Dün konuşmalarını dinledim Beyaz Show'da. Yıl 2009 hala "auuu çocuklağr lütfeğn yapmağın" falan. Ajda Pekkan'ın "süperstarlık" müessesini reddederken şarkıcılık hayatının başındaymış gibi sarf ettiği sözleri mütevaziliğine değil, kendini 18 yaşında sanıp sonsuz dek yaşayacağını düşünmesine ve ilgisiz yaşayamayacak bir yapıda olmasına bağlıyorum.

Ajda Pekkan'ın şarkıcılığına gelirsek onda da aslında çok iç açıcı bir durum yok. Tanrı üretme yetisi de vermemiş bildiğim kadarıyla, arkadaşlarından aldığı şarkılarla yorumcu olarak devam ediyor sanat hayatına. Kendini geliştirebildiğini düşünmüyorum. Hep aynı vasat, risksiz/ruhsuz yorum anlayışı. Yine dün fark ettim ki artık güzel sesi de çıkmakta zorlanıyor, nefesi yetişmiyor.

Bir şarkıcıyı muhtelif sebeplerden çok sevmek onu "süperstar" yapmaz.

Ajda Pekkan bence abartıldığı kadar süper değil.

19.05.2009

Michael Jackson'ın BİM'de Satılanı: Justin Timberlake

Bugün annemlerle oturuyordum. Ferhat Güzel'in Begüm'ünü dinletecekken "Gerçi orijinalini bilmedikten sonra bir anlamı olmaz." dedim. Kardeşim "Biliyor." dedi. "Ha izledin mi?" dedim anneme, "Ohoo eski şarkı o." dedi koydu çocuğu sdlkfjdkslfjlk. Kadın, Frankie Valli söylediği zamandan biliyormuş meğer. Nostalji geyiğine bulaşınca Youtube'da sekmeye başladık. Sammy Davis Jr, Sacha Distel, Vicky Leandros derken Jackson 5'a geldik. Oradan Michael Jackson'a. Tüylerim tiken tiken oldu hemen. Negzel bi adam allam. Sen ben yapsak "Gerizekalıya bak ahah" dedirtecek hareketlerle kral olmuş bir adam. İzleyebilin diye Dailymotion linkini buldum.


Bir MJ daha gelmez, bu konuda herkes hemfikir sanırım. Ancak yanına yaklaşabilirler. Çünkü teknoloji ve şov dünyası ne kadar ilerlerse ilerlesin, sıfırdan yaratılacak şeylerin çok azaldığına, keşfinin zor olduğuna inanıyorum. Yarısını MJ icat ettiği için yaş o iş. Ancak başarılı bir yansıması var. O da JT. Yani Justin Timberlake. O dandik boyband'den kendini sıyırdıktan sonra geliştikçe gelişti. Timbaland'in prodüktörlüğünde, farklı olmanın pek mümkün olmadığı janrında kendi sound'unu oluşturmaya başladı. Cesurca yaratmaya devam ederse; gönüllerin kralı değil, popun yeni prensi de olabilir.


İmaj yerinde, danslar iyi, tip iyi, yorum iyi, müzik iyi. İnsanın tüylerini diken diken ediyor. On numara popçu. Oyunculuğu da iyi. Şimdi değil belki ama yarının MJ'ı olabilir. Kendini böyle geliştirmeye devam ederse MJ'ın eksik yanını da kapayabilir:



Yani/Çünkü tam bir piç sldkfjsldkfjlk. Tükürdüğünü yalamayı sevmeyen insanlardansanız, Justin Timberlake'i aşağılayasınız geldiğinde 1-2 dakika düşünme payı verin kendinize. Eleman harbi iyi.

Tarkan'a da megastar diyorlar ya sdlkfjsdfk neyse seviyeyi düşürmeyeyim giderayak.

1.05.2009

İsminizde Emrettiğiniz Üzre Özeniyorum Efendim

sinema sırtını teknolojiye yaslayalı çok zaman oldu. artık kanıksadık birçok teknolojik atraksiyonu bu sanat dalında. hatta teknolojiden yeterince faydalanmayan filmlere burun bile kıvırıyoruz.

teknolojiden sinemanın her zerresi nasibini alıyor elbette. misal ben sinemada fragman izlemeyi sevenlerdenim. fragmanlarda da teknolojik atraksiyonlardan yanayımdır her zaman. ve elbette film şirketlerinin introları. sanırım son dönemlerde animasyon teknolojisinden en çok nasiplenen kısım bu. öyle delikten kafasını uzatıp kükreyen aslan dönemleri geride kaldı gibi. bu konuda çok iyi işler çıkarıyor amerikan sineması. üstelik, filme göre introlar da yapılıyor. stabil değiller şirketler bu konuda. aklıma ilk gelen benjamin button'ın hikayesi'ndeki warner bros introsu mesela. ben beğenmiştim. güzel bir fikirdi. peki ya türkler? işte orada aklıma bir tek şirket ismi geliyor: özen film! izleyin:



abi naptınız siz yaa?! bu nedir allahaşkına, bu nedir arkadaş?! 2009 yılında, bu görüntünün, bu ses kalitesinin mantıklı bir izahını yapabilecek tek bir kişi var mı o kurumda? 1930'larda yapılan çizgi filmlerde bile kalite bundan yüksek be arkadaş! ne zaman sinemada bu introya denk gelsem, afakanlar basıyor beni! ya verin ortaokula giden bir çocuğa bu görevi, bundan üç gimlek üstün bir flash animasyon yapmazsa ben bu lafların hepsini yerim!

bu vesileyle, fida film'e de bu konuya özen gösterdiklerinden dolayı, bir sinema sever olarak teşekkürlerimi iletirim.

27.04.2009

Güzel Ne Güzel Olmuşsun Dövülmeyi Dövülmeyi

aaah ah nerde o eski yarışmalar? ailecek dizilirdik televizyonun karşısına, herkes tahminde bulunurdu o seçilecek, bu seçilecek diye, bir yandan meyveler yenir, bir yandan çaylar içilirdi. aile büyükleri lafı bir şekilde hülya'nın el koyulan tacına getirir, onun adına üzülürdü. babayla dayı jüridekilerin ne kadar şanslı olduklarından dem vurur; hıncal üzerine espriler yapardı. mayolu geçiş esnasında, karılarının gazabından korkar çıt çıkarmazlardı. o esnada evin ergeninin ne hikmetse çişi gelir, tuvalette bir müddet takılırdı.

şaka la olmazdı böyle şeyler. başlarım nostaljisine, bunun da nostaljisini yapacaksak ohoooo. ha ama derseniz, "ses dergisinin yarışması ne biçimdi ama yaa" diye, o zaman travis'e başvurun derim. ancak onun yaşı kurtarır o mevzuuyu lsdkfjlsdfjs.

mevzu şu aslında, geçen gece yatmadan evvel zap yaparken bir kızceyize denk geldim. tam ben o kanala geldiğimde, perküsyon çalıyorum dedi kızceyizimiz ve hemen arkasında duran tumbanın başına geçti. böyle yeşillik bir ortam burası. arkadan bir müzik verdiler ve kızceyizimiz başladı tumbanın sol tarafını dövmeye. ben de öyle yarı uyur bir halde bekliyorum ki bir atak yapsın, ne bileyim en azından tumbanın sağ tarafına da biraz meyletsin falan ama nerdeee. hanfendi, "tok toko tok toko tok toko" diye bir ritm tutturmuş, ki onu bile tutturamıyor, biteviye dövdü tumbanın sol yanını (sol yanım yoruldu anam sağ yana yaslan). o an gözüm kanal logosuna gitti gayri ihtiyari ve kanalın kral tv olduğunu gördüm. dedim heralde bir yetenek yarışması mı, bir ne bu?! o ara hanfendi hala o mittiş ritmi devam ettiriyor. bir iki üç dakika tumabının sol yanını dövüp, artık o sol yandan ona karşı bir atak gelemeyeceğine hükmettikten sonra, sağ yana da girişti. böyle bir sol yan, bir sağ yan, üç sol yan falan, dövdü durdu zavallı tumbayı. ben de sabırla bekledim olay nereye varacak diye. meğer bu hanfendi bir türkiye güzeli adayı değil miymiş a dostlar (aaaaa!). yaaa.

bacım sen ne yapıyorsun? sana kim dedi biz güzelin davulcu olanından hoşlanırız diye? hayır, bu tumba dediğin şey matah bir şey olsa, zamanında cem özer çalmazdı. sen sallasana orada dünya barışı, savaşlar dursun, sihirli değnekle hamur açmak falan diye?! ne işin var tumbayla, tulumbayla senin?! üşenmeyin bulun o görüntüyü arkadaş. ya da ne bileyim bekleyin kral tv karşısında elbet denk gelirsiniz. sinirlerinizi sınamak için bundan daha büyük fırsat bulamazsınız.

videoyu bulamadım ama kızceyizimizi buldum. aha burda!

21.04.2009

Her Eve Lazım Değil



Yolu gündüz televizyondan geçmiş herkes en az bir kez "Her Eve Lazm" ile karşılaşmıştır. Gitti Gidiyor'da çok daha kalitelileri yarı fiyatına kolaylıkla bulunabilecek abuk sabuk 3. sınıf Tayland Çin Kore mallarını %300 karla kaktırmaya çalışıyorlar. Zinbo 1600 Watt Süper Penis Büyütücü, Pollyanna Pozitif Yaşam Seti, Orrayt Çift Hatlı Kendiliğinden Çaldırıp Kapama Fonksiyonlu Cep Telefonu, Bitanebilekılkalmadı Epilasyon Seti, Axxo Rip'i Divx'i Full HD Kalitesinde Gösteren Mokoko Divx Player vs. şeklinde ürünler. Sahrap Soysal ve Ziya Kürküt sunuyorlar.

Ziya Kürküt'ü seviyoruz, itiraf edelim. Sevilmeyecek bir adam değil. Eğlenceli, samimi, geyik. Sahrap Soysal ise, yaşlanmış Esra Ceyhan halleriyle, bu blog yazısının konusu maalesef ki.

Belli ki bir kimya yaratmaya çalışmışlar. Kah Sahrap Hanım'n kafası teknolojiye basmadığı zaman devreye girsin, kah erkekleri de ilgilendiren ürünleri tanıtsın diye Ziya Bey programa monte edilmiş, neşe katıyor. Sahrap Hanım da ağırlıklı olarak kadınlara ürünler sunan bu satış programında bilgilendirici teyze rolünde. Ve fakat o ne samimiyetsizliktir yüce rabbim.

Reklam böyle bir şeydir, tamam. Ürünü pompalarsın, olayı odur, eyvallah. Reklamın özünün objektif ve samimi olmadığı bir gerçektir. Ama Sahrap Hanım'ın yaptığı şeyin adı "reklam" değil bence. "Söylediğin en iyi yalan, inandığın yalandır." sözünü doğrularcasına paralıyor kendini ekranda. Kameranın içine baka baka, "Süper bir şey bu ya!", "Sence de mükemmel değil mi Ziya?", "İnanamıyorum, bu ufacık alet mi yapıyor bunu??? 3 yıl mı gidiyor şarjı? İnanamıyorum Ziya!!!" gibi birbirinden beter hallere bürünüyor. Ziya Kürküt de "Tabii tabii, müthiş bir şey her eve lazım. Uzaya göndersen atmosferden geçecek kadar sağlam biliyor musun?" falan diyor. Ciddiyetten eser yok adamda, geyik arasında ürünü pompalıyor. Dediklerinin ne kadar ve daha önemlisi hangi cinsten ciddiye alınacağını gayet dürüstçe kodluyor, gerek tonlamasıyla, gerek vücut diliyle. Sahrap Hanım'sa gerçekten gerizekalı olabileceğimizi düşünüyor (ki iki üç senedir bu programın olması, kanalın açık olması binlerce gerizekalı olduğunu gösteriyor.) ve buna gönülden inanıyor. O an o iş reklam olmaktan çıkıyor; insanların gözünün içine baka baka yalan söyleme moduna geçiyor. Sahrap Hanım da iticiliğin dibine vuruyor. Resmen iç kaldırıyor.

Keşke birileri bu kadar ciddiye almasa da maaşının verileceğini kendisine söylese.

11.04.2009

Tiyatrocu Olmanın Getirdiği Dokunulmazlık

Yurdum entelektüel algısının en elit hezeyanıdır bu. Kendimi bildim bileli böyledir bu. Tiyatrocu olunca üstün bir insan olunuyor bu memlekette. Ki bizim tiyatrocuların çok şişirildiğini düşünüyorum. O iğrenç komedilerde vasat dramlarda aynı mimiklerle aynı jestlerle 23923 yıl devirmiş insanlara "duayen" deniliyor. Birbirinden kötü yazılmış oyunlarda oynuyorlar. Fakat süper kahraman gibi anıldıklarından içine girdikleri işin müthiş'e öykünmemesi ciddiye alınmaması imkansız.

Mahsun Kırmızıgül senarist/yönetmen oldu bu ülkede sldfkj. Kimse "hadi len" diyemiyor çünkü ağır tiyatrocular oynuyor filmlerinde. Direkt bir saygı çizgisi oluşuyor. Kimse o tiyatroculara "Mahsun kim arkadaş ya, ne işiniz var filminde ne alaka? Sanata n'oldu paraya mı sattınız?" demiyor diyemiyor. Çünkü bu tiyatrocular sanat aşığı sanat için hayatını vermiş sanattan maddi hiçbir şey kazanamamış zavallı ama onurlu müthiş insanlar olarak biliniyorlar. Ama parayı bastın mı oynamayacakları dizi, oynamayacakları reklam, oynamayacakları film yoktur. Erkan Can gibi özellikle neslimiz tarafından "büyük tiyatrocu" olarak anılan (ki neslimizin kendisinin tiyatro oyunlarına yetiştiğini hiç sanmıyorum, bu seneki "Sürmanşet" oyunundan önce 10 yıl tiyatroya uğramamış) adamı "Mahallenin Muhtarları"nda omzunda maymunla tanıdık yahu hahahah. Senelerce "Uyyy babacuğum" dedi. "Adamın götünden kan alırlar Kamil." deyince kral olabiliyor. Bu konuya da derinlemesine gireceğim sonraki yazılarımdan birinde.

Altan Erkekli? Mütemadiyen tiyatro tiyatro sanat sanat diye dolaşan bir oyuncu. Süper de bir oyuncu. Ses kullanımı mimik kullanımı inanılmaz seviyede. De, bu nedir abi ya:



Bu mudur şimdi?

17.03.2009

Korkmaya Hazır Olun!


türk sineması adına yeni ve umut verici bir gelişmeyi duyurmaktan kıvanç duyarım. yerli paris hiltonumuz (google'da görsel aratın anlayın olayın ciddiyetini. "ilgili aramalar: paris hilton" yazıyor google bile), ablasının bir tanecik kardeşi helin avşar bir korku filmiyle karşımıza çıkacakmış pek yakında.

buradan yırtınız

efendim filmimizin adı metro ve konusu da, her durakta ayrı bir dehşet yaşayan bir kadının maceralarıymış. sanırım yapımcılar, ünü yedi düvele yayılmış istanbul metrosunun haşmetini göz önüne almış, "lan tam izleyenler korkacağı sırada biter bu film, altı üstü kaç durak var oğlum :(" diye düşünmüş olacaklar ki, bizleri doğal haliyle korkutacak helin hanımı seçmişler bu rol için. ben çok zekice buldum bu davranışı.

gerektiğinde nasıl levent kırcalaştığımı da kanıtlamış oldum sanırım böylece.

20.02.2009

Fornication Under Control of the King

az önce sevgili databeyzimiz imdb'den bakıp öğrendiğim kadarıyla, kişisel tarihimde tek başıma sinemaya gidişim 1988 yılına denk geliyormuş. hayır, elbette ki imdb'de kaba şimşek'in ilk kez sinemaya gittiği tarih diye bir şey yok. gittiğim filmin vizyona girdiği tarihe baktım. ama bana bunları açıklatmayın artık!! söylediklerimi birgün de bi kere de anlayın yahu!!! neyse işte, kişisel sinema tarihimde gittiğim ilk gerçek film rambo 3. hani rambo'nun hepimizi cihata çağırdığı film. yani orjinal dilinden dinleyip, yetişebildiğim kadar altyazısını okuyup, anlamaya çalıştığım bir film bu. neyse ki rambo pek konuşmayı sevmezdi; benim de altyazı peşinden koşma derdim olmamıştı. gerçek filmlere, kendi kendime gidişimin startını verdiğim bu filmden sonra hayatım bir müddet "74", "renk" ve "incirli" ekseninde geçti. bunlar benim evime en yakın sinemalardı. başka sinemalar da vardı evime yakın olan ama onlar daha spesifik konularda filmler oynatıyorlardı. çeşitlilik yoktu.

ilk o film esnasında mı şahit olmuştum tam hatırlamıyorum ama, o zamanlar fark ettim ülkemizdeki "küfüre duyarlı sikkafalı altyazı polisleri"ni. böyle bir güruh var. ne zaman ki filmde "fak" duyuyor, efendim "biç" duyuyor, hemen altyazıdan kontrolünü yapıp, "aha bak kahretsin yazdı ekiki kokuku" diye kafa ütülüyor. elbette ingilizceyi ilk öğrendiğimiz zamanlar biz de yaptık bunu. özellikle de köyden gelen kuzenlerime bunu yapmadığımı düşünmüyorsunuz heralde?! o zamanlar, o küçük beynimle bunun bir zeka, bir bilgi gösterisi olduğunu düşünüp şovumu yaptım. yaptım ama tadında da bıraktım lan! oysa ne acıdır ki hala görüyorum eşek kadar adamlar bu muhabbeti yaparak bir halt ettiğini zannediyor. hele cnbc-e ile birlikte hayatımıza iyice yerleşen, "orjinal dilinden film izlemek bir kültür göstergesidir" fikri bu işi daha dayanılmaz hale getirdi. acı çekiyorum ulan :((


ben bu arkadaşları anlamaya çalışıyorum ama olmuyor. diyelim ki bu ufacık bilgi kırıntısı ile bana ne kadar çok ingilizce bildiğini ispatlamaya çalışmıyor bu arkadaş. peki o zaman ne yapıyor? komiklik mi? anarşistliğini, kurallara isyanını, sansürün sanata vurulan bir darbe olduğunu mu anlatmaya çalışıyor? n'apıyor bu adam?! biri bana yardım etsin lütfen. anlamak istiyorum ben bu arkadaşları. üstelik sen nasıl hayatında "hay amına koyayım!" lafını "kahretsin" anlamında kullanıyorsan; o amerikalı da "fak" dediğinde gerçekten kahretsin demek istiyor lan bazen!!! sırf bu yüzden sinemaya gitmeyi bıraktım ben. çünkü şu muhabbete dayanamıyorum artık:

- bak fak dedi ama kahretsin yazdı altta ehe ehe
- hı?
- fak dedi, fak. yani sikmek demek. ama altyazıda kahretsin yazdı ehe ehe. çok komik yaaa bu yüzyılda hala böyle olması filan ehe ehe.

ya aslında sinemaya gitmeyi bırakmamın sebebi divx teknolojisiydi, yalan söyledim :(

5.02.2009

Gettolarda Bile Mohikan Var Olm

Türk lokumundan yer misin?
Bu rapstar’ın derbisi,
Ve de hiç kan akıtmaz mermisi,
Beni görebilecek misin abisi?




Ceza’dan bir dörtlük ile açmak istedim bu uzun olacak yazımı. Okumaktan şu an cayabilirsin. Valla bak. Sırf uzun olacağından değil, kişisel de bir yazı olacak. Dünya’yı kurtarmayacağım bu sefer. Bu konuda lütfen rahat ol, biliyorsun ki hayatta sormam “Okudun mu?” gibi sorular hahah. Ben derim “Red”, sen de “Yo”, Red! - Yo!, Red! - Yo! sflkjsdklfsdjklfsdjflk bilogumuz fevkalade ciddi ama dayanamadım güldüm artık üzgünüm süzgünüm biçare ve de düzgünüm a ha sağdan sola eller havaya , Travis ve Tyler ve Kaba Ve de Şimşek, eller havaya!!!!!!1 AYo bilog! Vi gon’ pağrti layk işşşo börfdey! Eet konumuz Rapstar!

Bırak açıklayayım bebeğim… Müzik benim için fantastik bir şeydir. Özel değildir aslında. Çözemediğim her şey kadar sıradandır. Çözemediğim için mutlu olduğum şeylerden biridir. Kıçı kırık bir nota dizisini ruhumun nasıl duyduğunu çözersem intihar etmem gerekir. Hayat son kalesini de yitirmiş olur. Ölmemi istemeyiz.

İlk kasedim Mustafa Topaloğlu, Oy Oy Emine. Hastasıydım. Takıp hem söyler, hem oynardım. Gülme sakın, “Mustafa Topaloğlu“ dediğin adam, şu yeryüzünde aynı dili konuştuğun tek Dada’dır. Ardından Michael Jackson geldi. Belki de bütün ciddi müzik tutkumun sebebi O’dur. Hala Michael Jackson ayarında bir şey dinlemiş değilim. Yerli ve Yabancı Pop ile büyürken, Nirvana sayesinde Grunge diye bir şeyin olduğunu öğrendik. Aramızdaki dinozorlara cıvık gelebilir ama, 83’lüyüm ben. Cobain demek ortaokul demek bizim için, “Pompalıyla intihar eden adam!” demek, kızların senden hoşlanması için olman gereken tip demek. Rock ile tanışmak, sonra Slayer’a kadar gidecek bir yola düşmek demek. IDM’e ulaşana kadar hatrı sayılır Techno, Drum’n Bass, Big Beat deneyimim de oldu tabii ki hahah. Eminim’e kayıtsız kalmanın mümkün olmadığı dönemlerde ona da kulak kabarttım. Rap ile Hip Hop arasındaki farkı öğrendim; uzaktan hepsi aynı geliyordu çünkü. Hala metal ile elektronika arasında ama Radiohead algısında “müzik”i çok seviyorum. Sadece dinleyebildiğim her boku aynı zamanda yemeye de çalışmıyorum artık. Bu çok rahat “kendimi bildim bileli” diyebileceğim süreçte, bir Rap’e sarmadım arkadaş. Hep uzaktan baktım. Bütün olayım Run DMC fanatikliğimle sınırlıdır yani. Yine de şu an Amerika mainstream piyasası ve Türkçe Rap underground arenası üzerine epey bir bilgiye sahibim. Çünkü benden 6 yaş küçük bir kardeşim var! Sadece ama sadece bir oda öteden Killa Hakan dinlediğim halde hala hayatta olduğum için çok şanslıyım.



Ceza’nın Rapstar’ına bir giriş yapıp geçmek lazım: Bu rap’çilerde bir “diss” olayı var, olay orada kopuyor. Diss dediğim işte birbirlerine laf atıyorlar. Yok seni mat ederim üstüne şahı çeyizine veririm, yok senin yaptığın rap atlı karoçaya biner (fena olmadı ha?) falan filan, sidik yarıştırmanın rap’çesine “diss” deniyor. Şu sıralar en büyük kitleler Ceza’cılar ve Sagopa’cılar. Sagopa Kajmer sevenler “Ceza sen git lolipop yala!!!11 Nerden geldiğini unutma!!!1 Underground değilsin!!!1” diyorlar (Ceza Rocco reklamında oynadığı için lolipop yalatıyorlar. Bir de sanırım Ceza’nın ilk solo albümünün prodüktörü Sagopa Kajmer’di, müzikleri onundu falan. Albümlerin dağıtımcısı Hammer Müzik ama Sagopa’nın stüdyosu Kuvvetmira’da kaydediliyordu albümler. Ceza’nın dahil olduğu ilk proje “Nefret” döneminde başlayan bir dostlukları söz konusu sanırım.). Fuat ve Ceza’nın kardeşi Ayben’in de olduğu, Sagopa Kajmer’in “Kuvvetmira” oluşumunda da vardı Ceza. Bence sonra egoları sığmamış bir klana ve kayışlar kopmuş. Ceza’cılar da “Sen önce playback’i bırak olmm, baba parası rap’çisi!!!1” diyorlar Sagopa’ya (Konserde playback yapan bir rapper da tuhaf hakikaten. “Baba parası” dedikleri de, Sagopa’nın varlıklı bir aileden gelmesi, parası neyse verip kendi stüdyosunu kurup bu işe girmiş sanırsam.), “İlahiyatçı değil rap’çi istiyoruz!!!1” diyenler de bol. Çember sakal falan, sözlerinde de bariz bir kayma var Sagopa’nın. Kişisel görüşümü soracak olursanız bence Sagopa Kajmer daha iyi söz yazıyor ama beni de aynı oranda bayıyor. Farsça da bildiği için böyle muammalı kelimeler kullanıyor, ağdalı eskimiş cümleler kurmayı seviyor. Dj kimliği olan Dj Mic Check ile son derece başarılı müzikler yapıyor (Rapstar’da cidden mükemmel iş çıkardığını düşünüyorum mesela) ama, kendine geldi mi bunu göremiyoruz, oldukça kötü bir yorumcu. Sözleri anlaşılmayacak kadar uzaktan dinlerseniz Sagopa Kajmer’i, sürekli aynı şarkının döndüğünü düşünmeniz olası. Nakaratların hepsi aynı ezgilerle söyleniyor falan. Her ne kadar söz konusu olan sözlere dayalı bir tür de olsa, benim için müzik esas; sözler bir enstrüman benim evrenimde. Bu açıdan Ceza benim gözümde Sagopa’dan birkaç gömlek üstün bir yerde. Ben Ceza’nın o komik sesini de seviyorum, bence çok yakışıyor müziğine. O Çözmüş yani kendini. Gençler birbirini yiyedursun, benim seçimim belli. Yollarını ayırmakta iyi etmişler.



Ceza’ya “satılmış” gibi binbir çirkin lafın edilmesine neden olan yönlerinden biri de, reklam filminde oynamasından da anlaşıldığı gibi, televizyona, yani mainstream’e son derece açık bir insan olması. Underground takılanların tersine, piyasayla çalışmayı seviyor. Konuk oluyor, iş ortaklığı yapıyor, çözüm ortaklığı yapıyor. Ben bunu açıkçası oldukça normal karşılıyorum. Müzik yapan bir insanın kendini daha geniş kitlelere duyurmayı istemesi gibi bir niyetinin olmasının nesi tuhaf? Yaptığı iş de iyi gayet. Sözlerinin hala yer altı felsefesi içinde şekillendiğini duyabiliyorum. Kendini bozmuş değil. Medcezir’den bu yana oldukça geliştirmiş kendini Ceza. Bir değişim söz konusuysa, optimizasyonunu arttırmasının neticesidir. Yapabileceği en iyi şeyi yapıyor. Sürekli Türkçe Rap’i tanıtmak istediğini söylüyor, bir hip-hop’çı gibi boş boş dolaşmıyor, sosyal kaygılı bir rap’çi imajı çiziyor. Bir ziyanı yok.

Son bombası da Star’da yayınlanan Rapstar! Klasik keşif yarışması işte, jüri var vesaire. Jüri’de Funky C var; DJ olarak. Sonra Ceza var tabii ki. Bir “popstar” olarak Sibel Tüzün de var. Programı izlemediyseniz şu anda, izlediyseniz ilk anda “Ne alaka?” demişsinizdir. Kendisi ilk bölümde mini etek giymişti, ikinci bölümde de sütyen giymedi. Birbirimizi kandırmayalım salakmışız gibi, televizyonun böyle enteresan dengeleri var. Neyse… Ardından Boys Anılar’a “Soytarılar!” deme suretiyle canlı yayında dayağı yiyen Fuat var hahah. Israrla hatırla(t)mak istiyorum:



Rap’in gerçek hayattaki yansıması, aslında biraz böyle bir şey. Şimdi bana da bir adam çıksa, abuk sabuk hareketler eşliğinde “soytarı, a haa” dese, iki adu bi taktak perfect çekerim. Kız arkadaşımla da paylaştım geçen gün, durakta bir rap’çi genç gördüm. Bembeyaz giyinmiş, kocaman Adidas’lar ayağında, üstündeki kostüm dökülüyor yani 3 fakire giysi çıkar o kadar bol, şapka yamuk. Şapkanın içinde -sanırım- bir bandana… Ölümüne bir cool’luk halinde elleri cebinde. Cebinde de, hani altında bir lowrider olsun, ne bileyim bok gibi paran olsun karı kızla ez tamam ama işte DSİ’nin önünde 14ES beklerken olmuyor pek. Türkiye’de bu açıdan zor bu iş. Bunların hepsini geçsen bile, benim gibi insanlar var. Ben rap yapan rapper görünce gülmeye başlıyorum mesela. Çok komik geliyor. Belki gerçekten komik değildir ama abuk sabuk bi ton adam “yov yov” diye dolaşınca gülüyorum ben. Bu programı da eğlenmek için izliyorum. O kadar kazma yarışmacıları var ki.



Öykü Serter’e de üzülüyoruz. Senelerdir bu formatlarda yuvarlanıyor. Bir üst level’a geçemedi gitti. Bak Ebru Akel’e! Hahah. Bari kendisini askıya asılmış gibi gösteren omuzlarının hakkını verip yüzmeye adasaydı hayatını, şu an bi Michael Phelps idi.

Dediğim gibi Ceza’nın Yerli Plaka’sını da çok severim “Yükselen ben değilim bak asansör / Şayet beni uçarken gördüysen senin gözün kör / Peşimde onlarca yalaka sahte post var / Eninde sonunda yalnız bırakan o dostlar” diyor, gayet güzel yazmış ama gelse bunu karşımda söylese istemeden gülerim. Rap önce bunu çözmeli, en büyük sorunu bu. Aslında kendileri de farkındalar, ciddi gözükerek bunu aşmaya çalışıyorlar ama daha komik oluyorlar. Ceza’ya tahammül etmeyi kolaylaştıran bi başka neden de müziklerini eğlenceli yapıp sözlerini yoğun tutması. The Smiths yapınca güzel Ceza yapınca kötü demek ikiyüzlülük olur. Fakat aynı adamın “Benim üstüme gelmeyin artık yeni bilim olacak hiphop (sdlkfjsldkfjlk) / Bunu görmezden geleceksen eksenin etrafında dön sen / Dengen bozulur sersem / Yere serilecek her flow’unuz aynen yengen / Televizyon dizi karakterleri mi adam edecek bizleri” diyerek televizyonda boy göstermesi ve kendinden soğutması söz konusu. Ciddiyet büyük sorun. Yani sen o programda “Eminem’i tahtından indirecek adamı çıkaracağız buradan!” desen ve bunu gerçekten çok ciddi desen, kendinden acayip emin olsan, ben yine gülerim.

Muhtemelen Ceza birkaç yıl sonra bu ilk bölümüyle tüm gün rating’lerde 28. olan fiyasko program hakkında “Oradan birilerinin çıkacağına hiç inanmadım. Sadece en yeteneksiz çocukları seçip herkesin yapabileceğini gösterip heveslendirmek, rap’i televizyona taşıyıp şarkılarımızı her hafta milyonlara ulaştırabilmek için kabul ettim.” diyecek. O güne kadar da ekranların en dandik yarışmalarından biri olarak ilk sezonunu çıkarabilirse ne mutlu.

O karanlık, yamuk çamuk, kullanışsız, iç kapayıcı iğrenç stüdyonun televizyondan nasıl göründüğüne hiç mi bakmıyorlar bilmiyorum. Hala şu her türlü canlı yayınlanan programın, stüdyosu ne kadar ferahsa ve iyi ışıklandırılmışsa o kadar tuttuğunu kavrayamadılar. Hayır çok zor bir şey de değil, tutan ve tutmayan programların ayrı ayrı ortak özelliklerini bir kağıda not alsan, çok rahat çıkarırsın bunu. Israrcı fakat yapımcılar.

“Rating kaygımız yok.” diyor sunucusundan jürisine herkes ama, her rap performansına miadını doldurmuş ya da türkübardan bir adım öteye geçememiş bir şarkıcı ekleyip düet yaptırmaktan da eksik kalmıyorlar. Geçen hafta bir çocuğun "Ağrı Dağın Eteği" ile rap yaptığını duydum ben. "Rap yarışması ama, her telden çalalım ki çocuklar programı izlerken anneleri babaları 'Ver ulan şu kumandayı piç!' deyip tepelerine binmesin." düşüncesi güttükleri açık. Gerçi buna ne kadar rap denir bilemiyorum:



Böyle saçma sapan bir şey Rapstar. Neresinden tutsan elinde kalıyor.

3.02.2009

Christian Bale'e Tapıyoruz. FFFFFUCK!

"I'm gonna fuckin' kick your fuckin' ass if you don't shut up for a second, alright?"

28.01.2009

Adam Olacak Çocukların IMDB'si


siz siz olun izlemek istediğiniz bir filmin, özellikle de komedi ise, imdb puanını kaale almayın. gerçi şu günden itibaren hiçbir film için o puanları kaale almayın ama özellikle komedi ise durum çok beter cartel'e saygı göster.

ne güzel siteydi ilk açıldığı zamanlar. gerçi hala öyle, kendisine bir database muamelesi yaptığınız vakit. ama arkadaş nedir o puanların hali? sanırsın bütün "adam olacak çocuk" yarışmacıları üye olmuş, onu bunu on puanlarıyla şampiyon ilan ediyorlar. eskiden böyle değildi bu site. puanlarına güvenilirdi. nerede çokluk orada bokluğun karşılığı oldu ama artık. aklıma gelen ilk örnek "hot fuzz" denen garabet. gidin bakın aha burada kendileri. 104.178 kişi oy kullanmış ve on üzerinden 8 almış bu film. oysa ben izlerken, bir ara kola içtiğim bardağı kırıp kendimi çizmeye başladım sinirden. bu mu arkadaşım komedi?! bunun gibi birkaç örnek daha var şimdi aklıma gelmeyen. zira onları unutmak için çok çabaladım.
bunun bir yolu olmalı. güvenebileceğimiz bir yer. ben artık bir filmi komedi diye izlemeye başlayıp hıçkırıklara boğulmak ve akabinde annemin gelip, "ay kaba acıklı filmse ver ben de izleyeyim" demesini istemiyorum. geçen t&t ile artık ikinci kez izleyecek film bulamıyoruz diye yakınıyorduk ama, imdb'de her gün tüm zamanların en iyi 250 filmi arasına yeni bir film giriyor. nasıl oluyor bu arkadaşım, bana biri izah etsin. böyle giderse bundan 10 yıl sonra o listelerde godfather'ı göremeyecek yeni nesiller. ve belki o filmden bihaber ölecekler. ha diyebilirsiniz ki daha iyileri çekilecek belki. valla benim bu konuda pek ümidim yok. sizi bilemem. ama imdb ile ilgili maruzatım budur.

27.01.2009

Parodi'yi Yaratıcılık ile Karıştırmak

Valla sözlük tadında bir başlık oldu farkındayım ama; durum tam olarak bu. Öncelikle belirteyim, bu yazıda hiçbir Bedük zarar görmemiştir. Kendisini çok seviyoruz. Moving forth moving back.

"Yazmayayım yazmayayım" diyorum aslında da, yazmayınca da kimse yazmıyor. Şahan Gökbakar'dan beri (2005 deniyor "Dikkat Şahan Çıkabilir"in vizyon tarihine) beni tırmalayan bir mesele bu. Eğri oturup doğru konuşmayı severim biliyorsunuz. Adeta her gün Gözcü alan biriyim. Şahan'ı sevmedim sevemedim. "Recep İvedik 2" ile -fragmanlarından kestirdiğim kadarıyla- beni çok güldüreceğini bilsem de, "Şahan Gökbakar" ismine karşı bir alerjim var. Nasıl derler sizin Esra Erol'la İzdivaç'ta, "Trahtörüm var amma elenktrink alamadım." eet. Şahan Gökbakar'ın yeteneğini yerin dibine sokma niyetlisi değilim. Abartıldığı kadar olmasa da, bir yeteneği olduğu aşikar. Doğaçlama yapmaya cesareti olan insanın, o 10 dakikalık skeçin 5 dakikasını boş boş ekrana bakarak, lafı geveleyerek öldürmesine tahammülüm pek yok. Kandırılmış hissediyorum. Ya da iki espri için bir ağza 10 dakika bakamıyorum diyeyim. Tercih meselesi tabii; "Şahan iyi yeaa..." diyene saygım var.

Şahan Gökbakar iyi bir gözlemci bence. Çünkü "Dikkat Şahan Çıkabilir" ile, Levent Kırca'nın klişeleriyle diri diri mezara gömdüğü "parodi" kültürünü gün ışığına çıkardı. Bunu yaptı. Çuvallara sığmayan paralar kazandığı için tebrik ediyoruz. Sözüm, buna "yaratıcılık" diyen, Gökbakar'ı "yaratıcı" addeden insanlara. Aynı şey değil arkadaşım, kusura bakma. Sen sevdin diye "yaratıcı" olmaz o şey. Abartma kendini o kadar. Flash TV'de Yalçın Abi'nin müthiş programları olmasaydı Dişi Yakarış olmazdı.


Sevgili Bedük'ün olay klibi Automatik. Bir sünnet düğünü ortamında geçiyor. Düğün şarkıcısı Bedük ve araya karışmış saykedelik tipler. Her tarafta son zamanların en yaratıcı işi olarak gösteriliyor.


Üzgünüm, bunun adı "parodi"dir. Sünnet düğünü var olan bir şeydir. Üstüne kattığın abartı ve absürt öğeler onu "parodi" yapar. Yarattığın bir şey yoktur. Dahası kattıkların da yoktan var etmediğin şeylerse, bu gerçekten bir "parodi"dir. Klip gayet güzeldir eet, ama bir "parodi"dir, bir "yaratıcılık" ürünü değildir. Yaratıcılık, abuk "zaman/mekan çaprazlaması" ile olan bir şey değil. Oturursun, düşünürsün, bulursun, bulduğun arak değilse "yaratıcılık" namına bir şey yapmışsın demektir. Bir şey "yaratmışsın" demektir. Var olan şeyleri yamultmamışsın demektir.


Sapla samanı karıştırıp ya da dediğimi anlamayıp çamur yaptığımı sanmayın ha. O yüzden biraz açayım: Çok absürt öğeler kullanılmış ama ısrarla hoş bir şey ortaya çıkmışsa, buna yine de "yaratıcılık" denebilir. Bir "Nasıl akıl etmişler arkadaş..." etkisi yaratması gerekli olur kısacası. Burada ise çok sıradan bir form var. Düğünde dans edilir. Düğün sahiplerinin yöreleri türünde dans edilir. Bedük'ün klibinde de dans ediyorlar. Uygulanırsa tuhaf kaçacak dansları ediyorlar. Bir absürtlük var yani. Fakat dans ediyorlar. Neticede dans ediyorlar. Yeni bir dans türü bile değil ettikleri. Bu yüzden yaratıcı demek zor. İyi bir parodi. Hatta kişisel görüşümü beyan etmem gerekirse, zayıf kalmış bir parodi. Çok daha fazla öğeyle beslenebilirdi.

En kral parodiye en fazla güler geçerim. Öyle dibimi düşürmez. Durup durup izlemek istemem. Hayran kalanı da anlamam. Tamam bunlar paralı olan şeyler değil; keyfe göre hayran da kalınıyor, ayran da içiliyor. Ama, bazı şeyleri ayırt etmek, özellikle yaratıcılığı yüceltmek, değerini bilmek; hem daha iyi ve yaratıcı işlerin ortaya çıkması için, hem parodi yapanların kendilerini yaratıcı sanıp 234239842394 yıl aynı yerde saymamaları için, hem de topyekün bir vizyon terfisi etmek için gerekli. Düşünce alemi o kadar sınırsız ve ücretsiz ki, 5 dakika düşünen birinin aklına dünyanın en yaratıcı fikirlerinin gelmesi yüksek bir ihtimaldir. Nöronunu sallasan fikre geliyor o kafanın içinde. O yüzden, "parodi" ile "yaratıcılık", ayrı şeylerdir.

O Kadar Yakından İzleme Bilog Soundtrack

Kaba Şimşek uzun araştırmalar sonucunda bilogumuzun soundtrack'ini bulmuş. "Kanka kanka!!!!11" diye ilk kez tuvaletini söyleyen bir çocuk şenliğinde ulaştı bana, ben de sizlere ulaştırmayı bir borç biliyorum...

25.01.2009

Amerikan Dizileri ve Sonu Gelmeyen Tatilleri


Terminator: The Sarah Connor Chronicles yokluğunu hissedince isyan ettim ben buna arkadaş. 2 ay ara verildi diziye. 8 bölüm ara verildi bir başka birimle. Daha 3 hafta var. Herhalde diziler maliyetli diye para biriktiriyorlar bir süre. Lost'u 9 ay bekledik yahu.

40 dakikalık dizi zaten. Yarısı duraklamalarla, yarısı ciuv viuv jenerikle geçiyor. Kayda değer anların toplamı en kral dizide 10 dakikayı geçmez. Biz n'apıyoruz? Aylarca bunları bekliyoruz. Tanrım, ne saçma bir iş yapıyoruz yahu.

Avatar The Last Airbender da geç başladığım bir diziydi. Kışın bitirdiğim bölümlerin devamı için yazı bekledik. 23 dakikalık şeyler üstelik. Şaka gibi. İzlerken keyif alıyorum ama, değer mi emin değilim açıkçası. Yani Lost'a dönersek, 9 ay sonra tekrar izlemek saçma sapan bir şey değil mi? Yapıyoruz niyeyse. İzlemesek ne kaybederiz bilmiyorum. Zira hiçbiri, izleyince insana bir şey katan, izlemeyince insanın bir şeyleri eksik kalan diziler değiller.

Bir de İngiliz dizileri var ki, ona hiç bulaşmayacağım. Bir sezon 6 bölüm. 1.5 ayda bir dizinin sezonu bitmiş oluyor. Şaka gibi bir şey. The IT Crowd'u bayılarak izliyorduk; göz açıp kapayıncaya kadar bitti gitti. Extras desen hakeza. Nasıl işler bunlar?

Dexter, Nip Tuck, How I Met Your Mother gibi izlemediğim dizilere de uzaktan bakınca; durumun onlarda da farklı olmadığını görebiliyorum. Hepimiz öyle kapılmış gidiyoruz. Zaten bize n'oluyorsa... Sanırım Amerika'nın dış dünyaya dayadığı yeni trend bu diziler. Sinemayı filan solladı. Resmen esiriyiz onların. İstedikleri yola da geliyoruz. İzlemeyi bırakmak ihtimal dahilinde bile değil kimse için. Hepimiz biliyoruz ki, 9 ay değil, 1 sene de olsa beklenirdi Lost.


Düşününce "Nihayetinde önemsiz birer dizi oldukları için beklemek bir şey kaybettirmiyor. O kadar aradan sonra izlemek de öyle." gerekçesi oluşuyor. Hemen hemen herkes böyle düşünüyordur muhtemelen. Mantıklı eet. Mantıklı olduğu kadar da acıklı bence. Yapacak hiçbir şeyimiz yok çünkü. O yüzden bunlara tahammül ediyoruz. Sevgilimizle buluşuyoruz, ne var ne yok muhabbetinden sonra biraz sarılıp oturuyoruz. O noktadan sonra mantara bağlamamak mümkün değil. Oturuyoruz dizi izliyoruz. Başka ne yapabilirsin ki? Diziler hakkında konuşuyoruz. Başka ne hakkında konuşabilirsin ki? Berbat bir durum.

Şu sıralar insanların hakkında konuştukları üç şey var: Futbol, Amerikan dizileri ve Yemekteyiz. Bazen bir kitaptan iki tane alıp, en azından kız arkadaşımla eş zamanlı okumalar yapıp üstüne tartışmayı falan düşünüyorum. O kadar çaresiz hissediyorum yani kendimi hahah. Gerçekten değişik bir şeyler yapmak istiyorum bu bunaltıcı döngülerden kurtulmak için fakat Amerikan dizileri, o kadar kolay ulaşılabilir ve zahmetsiz ki, karşı konulmaz bir cazibe yaratıyor. Bir "Hiç yoktan iyidir." düsturuna 9 ay bekleyebiliyoruz. Çok değişik canlılarız çok.

21.01.2009

Biri Bana Gelsin, Siz Çok Güçlü Oldunuz



ya arkadaş hani neresinden tutsan elinde kalıyor ama bari bu konuda biraz çaba sarfetseler. şu program isimleri konusundan bahsediyorum. özellikle de konuk ağırlamalı, sırası gelenin şarkısını söylediği, yıllardır döne döne aynı insanlarla aynı geyiklerin yapıldığı programlardan bahsediyorum. konsept için kafa patlatmıyorsun zaten, e bari isim için biraz uğraşın be arkadaş. mesela şunu araştırsınlar istiyorum, ülkemizde ilk özel radyo yayına başladığından beri, televizyonda ve radyolarda sunucusunun ismi ebru olup da adı "ebruli" olmayan kaç program var. inanın çok azdır.

beyaz'ın programına elli kere katılan vardır mesela. e bu adamla değişik ne konuşabilirsin ki? o zaman bari ismini değiştirin arada programın. parayı hak edin yani kısaca.

bunu okan bayülgen yapıyor mesela. en azından programın ismini değiştirdiği için müteşekkirim kendisine. gerçi bazı heyecanlı gençler ismi değişince kuş çıkacak zannediyor; böyle bir yan etkisi var ama olsun. yine de isim değiştirmek bile az da olsa bir şeyler için kafa patlatıldığını gösteriyor. ama ya diğerleri? al işte, biri bana gelsin ne lan?! üç bin kişiye sorsalardı ferhat göçer'e program yaptıracağız diye, iki bininin önereceği ilk beş isimde olurdu bu. kalan bin kişi o kim diye sorardı. ibo şov bile daha sempatik bir isim arkadaş.

geçen bu konuyu düşünüyordum ve bir olay oldu, o zaman televizyoncuların bu konularda neden bu kadar rahat olduklarına dair bir fikir oluştu bende. siz katılır mısınız bilemem. ama rahatlıklarının ana sebeplerinden biri olduğuna eminim az sonra okuyacağınız olayın.

efenim geçen gün amcamgil geldiler bize, ben de oturuyorum içerde ama televizyon kapalı. selamlaştık, oturduk, işte klasik sorularla zamana oynuyoruz, işler nasıl kriz etkiledi mi bilmem ne diye ama amcanın gözler fıldır fıldır. dedim, sıkıntın nedir? kumanda nerede dedi. normal değil mi? çünkü hepimiz yaşıyoruz bunu. sonra, yıllar önce odamda oturmuş tavanı izlerken, bir akrabamın kapıdan kafasını uzatıp, "televizyon bozuk mu?" diye sorduğu geldi aklıma.

şunu söylemek istiyorum. televizyon uzun zamandır izlenen bir şey değil aslında. evimizin bir ferdi. o hep açık ve biz ona bakıyoruz. kapatmak gelmiyor aklımıza. bu yüzden televizyonu kapalı gören eşimizin dostumuzun aklına kapatma butonuna basabileceğimiz gelmiyor. bozuk olduğunu düşünüyorlar. yoksa neden açık olmasın ki adam da haklı. evde olup da uyanık olduğunuz zamanlarda evinizdeki televizyonlardan en az biri açık değil mi? bu deneyi siz de yapabilirsiniz evinizde. tek ihtiyacınız olan bir televizyon ve entel olmayan misafir.

işte televizyonun evimizin bir ferdi oluşu, televizyoncuların rahat takılmasının en önemli sebeplerinden biri. bence yani.

- abi mustafa sandal'a program yapıcaz ismi ne olsun?
- onun arabası var!
- hmm evet süper fikir!
- konuklara arabalarını sorar arada, sonra da şarkılar türküler, nasıl?
- valla nefis!