sinema sırtını teknolojiye yaslayalı çok zaman oldu. artık kanıksadık birçok teknolojik atraksiyonu bu sanat dalında. hatta teknolojiden yeterince faydalanmayan filmlere burun bile kıvırıyoruz.
teknolojiden sinemanın her zerresi nasibini alıyor elbette. misal ben sinemada fragman izlemeyi sevenlerdenim. fragmanlarda da teknolojik atraksiyonlardan yanayımdır her zaman. ve elbette film şirketlerinin introları. sanırım son dönemlerde animasyon teknolojisinden en çok nasiplenen kısım bu. öyle delikten kafasını uzatıp kükreyen aslan dönemleri geride kaldı gibi. bu konuda çok iyi işler çıkarıyor amerikan sineması. üstelik, filme göre introlar da yapılıyor. stabil değiller şirketler bu konuda. aklıma ilk gelen benjamin button'ın hikayesi'ndeki warner bros introsu mesela. ben beğenmiştim. güzel bir fikirdi. peki ya türkler? işte orada aklıma bir tek şirket ismi geliyor: özen film! izleyin:
abi naptınız siz yaa?! bu nedir allahaşkına, bu nedir arkadaş?! 2009 yılında, bu görüntünün, bu ses kalitesinin mantıklı bir izahını yapabilecek tek bir kişi var mı o kurumda? 1930'larda yapılan çizgi filmlerde bile kalite bundan yüksek be arkadaş! ne zaman sinemada bu introya denk gelsem, afakanlar basıyor beni! ya verin ortaokula giden bir çocuğa bu görevi, bundan üç gimlek üstün bir flash animasyon yapmazsa ben bu lafların hepsini yerim!
bu vesileyle, fida film'e de bu konuya özen gösterdiklerinden dolayı, bir sinema sever olarak teşekkürlerimi iletirim.
1.05.2009
İsminizde Emrettiğiniz Üzre Özeniyorum Efendim
gönderen: kaba şimşek saat: 16:17 2 yorum
etiketler: fida film, kaba şimşek, özen film
27.04.2009
Güzel Ne Güzel Olmuşsun Dövülmeyi Dövülmeyi
aaah ah nerde o eski yarışmalar? ailecek dizilirdik televizyonun karşısına, herkes tahminde bulunurdu o seçilecek, bu seçilecek diye, bir yandan meyveler yenir, bir yandan çaylar içilirdi. aile büyükleri lafı bir şekilde hülya'nın el koyulan tacına getirir, onun adına üzülürdü. babayla dayı jüridekilerin ne kadar şanslı olduklarından dem vurur; hıncal üzerine espriler yapardı. mayolu geçiş esnasında, karılarının gazabından korkar çıt çıkarmazlardı. o esnada evin ergeninin ne hikmetse çişi gelir, tuvalette bir müddet takılırdı.
şaka la olmazdı böyle şeyler. başlarım nostaljisine, bunun da nostaljisini yapacaksak ohoooo. ha ama derseniz, "ses dergisinin yarışması ne biçimdi ama yaa" diye, o zaman travis'e başvurun derim. ancak onun yaşı kurtarır o mevzuuyu lsdkfjlsdfjs.
mevzu şu aslında, geçen gece yatmadan evvel zap yaparken bir kızceyize denk geldim. tam ben o kanala geldiğimde, perküsyon çalıyorum dedi kızceyizimiz ve hemen arkasında duran tumbanın başına geçti. böyle yeşillik bir ortam burası. arkadan bir müzik verdiler ve kızceyizimiz başladı tumbanın sol tarafını dövmeye. ben de öyle yarı uyur bir halde bekliyorum ki bir atak yapsın, ne bileyim en azından tumbanın sağ tarafına da biraz meyletsin falan ama nerdeee. hanfendi, "tok toko tok toko tok toko" diye bir ritm tutturmuş, ki onu bile tutturamıyor, biteviye dövdü tumbanın sol yanını (sol yanım yoruldu anam sağ yana yaslan). o an gözüm kanal logosuna gitti gayri ihtiyari ve kanalın kral tv olduğunu gördüm. dedim heralde bir yetenek yarışması mı, bir ne bu?! o ara hanfendi hala o mittiş ritmi devam ettiriyor. bir iki üç dakika tumabının sol yanını dövüp, artık o sol yandan ona karşı bir atak gelemeyeceğine hükmettikten sonra, sağ yana da girişti. böyle bir sol yan, bir sağ yan, üç sol yan falan, dövdü durdu zavallı tumbayı. ben de sabırla bekledim olay nereye varacak diye. meğer bu hanfendi bir türkiye güzeli adayı değil miymiş a dostlar (aaaaa!). yaaa.
bacım sen ne yapıyorsun? sana kim dedi biz güzelin davulcu olanından hoşlanırız diye? hayır, bu tumba dediğin şey matah bir şey olsa, zamanında cem özer çalmazdı. sen sallasana orada dünya barışı, savaşlar dursun, sihirli değnekle hamur açmak falan diye?! ne işin var tumbayla, tulumbayla senin?! üşenmeyin bulun o görüntüyü arkadaş. ya da ne bileyim bekleyin kral tv karşısında elbet denk gelirsiniz. sinirlerinizi sınamak için bundan daha büyük fırsat bulamazsınız.
videoyu bulamadım ama kızceyizimizi buldum. aha burda!
gönderen: kaba şimşek saat: 21:00 5 yorum
etiketler: kaba şimşek, miss turkey 2009, seda tosun, tumba
17.03.2009
Korkmaya Hazır Olun!

türk sineması adına yeni ve umut verici bir gelişmeyi duyurmaktan kıvanç duyarım. yerli paris hiltonumuz (google'da görsel aratın anlayın olayın ciddiyetini. "ilgili aramalar: paris hilton" yazıyor google bile), ablasının bir tanecik kardeşi helin avşar bir korku filmiyle karşımıza çıkacakmış pek yakında.
buradan yırtınız
efendim filmimizin adı metro ve konusu da, her durakta ayrı bir dehşet yaşayan bir kadının maceralarıymış. sanırım yapımcılar, ünü yedi düvele yayılmış istanbul metrosunun haşmetini göz önüne almış, "lan tam izleyenler korkacağı sırada biter bu film, altı üstü kaç durak var oğlum :(" diye düşünmüş olacaklar ki, bizleri doğal haliyle korkutacak helin hanımı seçmişler bu rol için. ben çok zekice buldum bu davranışı.
gerektiğinde nasıl levent kırcalaştığımı da kanıtlamış oldum sanırım böylece.
gönderen: kaba şimşek saat: 10:40 17 yorum
etiketler: helin avşar, kaba şimşek, korku filmi, metro, türk sineması, yerli film
20.02.2009
Fornication Under Control of the King
az önce sevgili databeyzimiz imdb'den bakıp öğrendiğim kadarıyla, kişisel tarihimde tek başıma sinemaya gidişim 1988 yılına denk geliyormuş. hayır, elbette ki imdb'de kaba şimşek'in ilk kez sinemaya gittiği tarih diye bir şey yok. gittiğim filmin vizyona girdiği tarihe baktım. ama bana bunları açıklatmayın artık!! söylediklerimi birgün de bi kere de anlayın yahu!!! neyse işte, kişisel sinema tarihimde gittiğim ilk gerçek film rambo 3. hani rambo'nun hepimizi cihata çağırdığı film. yani orjinal dilinden dinleyip, yetişebildiğim kadar altyazısını okuyup, anlamaya çalıştığım bir film bu. neyse ki rambo pek konuşmayı sevmezdi; benim de altyazı peşinden koşma derdim olmamıştı. gerçek filmlere, kendi kendime gidişimin startını verdiğim bu filmden sonra hayatım bir müddet "74", "renk" ve "incirli" ekseninde geçti. bunlar benim evime en yakın sinemalardı. başka sinemalar da vardı evime yakın olan ama onlar daha spesifik konularda filmler oynatıyorlardı. çeşitlilik yoktu.
ilk o film esnasında mı şahit olmuştum tam hatırlamıyorum ama, o zamanlar fark ettim ülkemizdeki "küfüre duyarlı sikkafalı altyazı polisleri"ni. böyle bir güruh var. ne zaman ki filmde "fak" duyuyor, efendim "biç" duyuyor, hemen altyazıdan kontrolünü yapıp, "aha bak kahretsin yazdı ekiki kokuku" diye kafa ütülüyor. elbette ingilizceyi ilk öğrendiğimiz zamanlar biz de yaptık bunu. özellikle de köyden gelen kuzenlerime bunu yapmadığımı düşünmüyorsunuz heralde?! o zamanlar, o küçük beynimle bunun bir zeka, bir bilgi gösterisi olduğunu düşünüp şovumu yaptım. yaptım ama tadında da bıraktım lan! oysa ne acıdır ki hala görüyorum eşek kadar adamlar bu muhabbeti yaparak bir halt ettiğini zannediyor. hele cnbc-e ile birlikte hayatımıza iyice yerleşen, "orjinal dilinden film izlemek bir kültür göstergesidir" fikri bu işi daha dayanılmaz hale getirdi. acı çekiyorum ulan :((
ben bu arkadaşları anlamaya çalışıyorum ama olmuyor. diyelim ki bu ufacık bilgi kırıntısı ile bana ne kadar çok ingilizce bildiğini ispatlamaya çalışmıyor bu arkadaş. peki o zaman ne yapıyor? komiklik mi? anarşistliğini, kurallara isyanını, sansürün sanata vurulan bir darbe olduğunu mu anlatmaya çalışıyor? n'apıyor bu adam?! biri bana yardım etsin lütfen. anlamak istiyorum ben bu arkadaşları. üstelik sen nasıl hayatında "hay amına koyayım!" lafını "kahretsin" anlamında kullanıyorsan; o amerikalı da "fak" dediğinde gerçekten kahretsin demek istiyor lan bazen!!! sırf bu yüzden sinemaya gitmeyi bıraktım ben. çünkü şu muhabbete dayanamıyorum artık:
- bak fak dedi ama kahretsin yazdı altta ehe ehe
- hı?
- fak dedi, fak. yani sikmek demek. ama altyazıda kahretsin yazdı ehe ehe. çok komik yaaa bu yüzyılda hala böyle olması filan ehe ehe.
ya aslında sinemaya gitmeyi bırakmamın sebebi divx teknolojisiydi, yalan söyledim :(
gönderen: kaba şimşek saat: 14:27 16 yorum
etiketler: albay trautman, altyazı, imdb, john rambo, kaba şimşek, rambo, sinema
28.01.2009
Adam Olacak Çocukların IMDB'si

siz siz olun izlemek istediğiniz bir filmin, özellikle de komedi ise, imdb puanını kaale almayın. gerçi şu günden itibaren hiçbir film için o puanları kaale almayın ama özellikle komedi ise durum çok beter cartel'e saygı göster.
ne güzel siteydi ilk açıldığı zamanlar. gerçi hala öyle, kendisine bir database muamelesi yaptığınız vakit. ama arkadaş nedir o puanların hali? sanırsın bütün "adam olacak çocuk" yarışmacıları üye olmuş, onu bunu on puanlarıyla şampiyon ilan ediyorlar. eskiden böyle değildi bu site. puanlarına güvenilirdi. nerede çokluk orada bokluğun karşılığı oldu ama artık. aklıma gelen ilk örnek "hot fuzz" denen garabet. gidin bakın aha burada kendileri. 104.178 kişi oy kullanmış ve on üzerinden 8 almış bu film. oysa ben izlerken, bir ara kola içtiğim bardağı kırıp kendimi çizmeye başladım sinirden. bu mu arkadaşım komedi?! bunun gibi birkaç örnek daha var şimdi aklıma gelmeyen. zira onları unutmak için çok çabaladım.
bunun bir yolu olmalı. güvenebileceğimiz bir yer. ben artık bir filmi komedi diye izlemeye başlayıp hıçkırıklara boğulmak ve akabinde annemin gelip, "ay kaba acıklı filmse ver ben de izleyeyim" demesini istemiyorum. geçen t&t ile artık ikinci kez izleyecek film bulamıyoruz diye yakınıyorduk ama, imdb'de her gün tüm zamanların en iyi 250 filmi arasına yeni bir film giriyor. nasıl oluyor bu arkadaşım, bana biri izah etsin. böyle giderse bundan 10 yıl sonra o listelerde godfather'ı göremeyecek yeni nesiller. ve belki o filmden bihaber ölecekler. ha diyebilirsiniz ki daha iyileri çekilecek belki. valla benim bu konuda pek ümidim yok. sizi bilemem. ama imdb ile ilgili maruzatım budur.
gönderen: kaba şimşek saat: 21:01 10 yorum
etiketler: imdb, kaba şimşek, sinema, yabancı film
21.01.2009
Biri Bana Gelsin, Siz Çok Güçlü Oldunuz

ya arkadaş hani neresinden tutsan elinde kalıyor ama bari bu konuda biraz çaba sarfetseler. şu program isimleri konusundan bahsediyorum. özellikle de konuk ağırlamalı, sırası gelenin şarkısını söylediği, yıllardır döne döne aynı insanlarla aynı geyiklerin yapıldığı programlardan bahsediyorum. konsept için kafa patlatmıyorsun zaten, e bari isim için biraz uğraşın be arkadaş. mesela şunu araştırsınlar istiyorum, ülkemizde ilk özel radyo yayına başladığından beri, televizyonda ve radyolarda sunucusunun ismi ebru olup da adı "ebruli" olmayan kaç program var. inanın çok azdır.
beyaz'ın programına elli kere katılan vardır mesela. e bu adamla değişik ne konuşabilirsin ki? o zaman bari ismini değiştirin arada programın. parayı hak edin yani kısaca.
bunu okan bayülgen yapıyor mesela. en azından programın ismini değiştirdiği için müteşekkirim kendisine. gerçi bazı heyecanlı gençler ismi değişince kuş çıkacak zannediyor; böyle bir yan etkisi var ama olsun. yine de isim değiştirmek bile az da olsa bir şeyler için kafa patlatıldığını gösteriyor. ama ya diğerleri? al işte, biri bana gelsin ne lan?! üç bin kişiye sorsalardı ferhat göçer'e program yaptıracağız diye, iki bininin önereceği ilk beş isimde olurdu bu. kalan bin kişi o kim diye sorardı. ibo şov bile daha sempatik bir isim arkadaş.
geçen bu konuyu düşünüyordum ve bir olay oldu, o zaman televizyoncuların bu konularda neden bu kadar rahat olduklarına dair bir fikir oluştu bende. siz katılır mısınız bilemem. ama rahatlıklarının ana sebeplerinden biri olduğuna eminim az sonra okuyacağınız olayın.
efenim geçen gün amcamgil geldiler bize, ben de oturuyorum içerde ama televizyon kapalı. selamlaştık, oturduk, işte klasik sorularla zamana oynuyoruz, işler nasıl kriz etkiledi mi bilmem ne diye ama amcanın gözler fıldır fıldır. dedim, sıkıntın nedir? kumanda nerede dedi. normal değil mi? çünkü hepimiz yaşıyoruz bunu. sonra, yıllar önce odamda oturmuş tavanı izlerken, bir akrabamın kapıdan kafasını uzatıp, "televizyon bozuk mu?" diye sorduğu geldi aklıma.
şunu söylemek istiyorum. televizyon uzun zamandır izlenen bir şey değil aslında. evimizin bir ferdi. o hep açık ve biz ona bakıyoruz. kapatmak gelmiyor aklımıza. bu yüzden televizyonu kapalı gören eşimizin dostumuzun aklına kapatma butonuna basabileceğimiz gelmiyor. bozuk olduğunu düşünüyorlar. yoksa neden açık olmasın ki adam da haklı. evde olup da uyanık olduğunuz zamanlarda evinizdeki televizyonlardan en az biri açık değil mi? bu deneyi siz de yapabilirsiniz evinizde. tek ihtiyacınız olan bir televizyon ve entel olmayan misafir.
işte televizyonun evimizin bir ferdi oluşu, televizyoncuların rahat takılmasının en önemli sebeplerinden biri. bence yani.
- abi mustafa sandal'a program yapıcaz ismi ne olsun?
- onun arabası var!
- hmm evet süper fikir!
- konuklara arabalarını sorar arada, sonra da şarkılar türküler, nasıl?
- valla nefis!
gönderen: kaba şimşek saat: 22:48 14 yorum
etiketler: kaba şimşek, show tv, televizyon
15.01.2009
Camın Öte Yanı
sene tam olarak kaç hatırlamıyorum. uzunca bir süre eğitimim için ailemden uzak kaldığımdan fark edemediğim bir şeyi, akşam televizyonun karşısında elimde kumandayla camız gibi yatarken fark ediyorum. babam geliyor odaya ve "bak bakim aliye başlamış mı?" diye soruyor. dizinin adı başka da olabilir; dediğim gibi yılı tam hatırlamıyorum. ben kilitlenince, babam duymadığımı düşünerek tekrar ediyor: "bak bakim aliye başlıycaktı, aliye". ben okula başlamadan önce sadece haber, spor, belgesel ve kovboy filmleri izleyen babamdan, bir de ibo şov, o lafı duymama denk gelir televizyondan soğumam. o günden sonra kendisiyle long distance relationship şekline bürünen ilişkimiz; söz konusu olayın üzerinden birkaç ay geçtikten sonra tamir edilsin diye bir tamirciye teslim ettiğim 37 ekran televizyonu tamircide unutmamdan dolayı tamamen bitti. hayatımı, "sahip olduklarını bırak; dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır ki akıllım" gibi tırto bir düşünce üzerine kurduğumdan, bu ilişkinin bitmesi sürpriz değildi elbette. zaten "beyaz cam" gibi tamamen sallapati bir sıfatla geçiştirilmiş bir cihaza saygı da duymam ben.
bunu neden anlattım derseniz, bu blogun 'cast'ındaki yerimi bilin diye derim. yani ben bu blogda, jenerikte adının önüne "ve" koyulan bir aktör gibi olabilirim ancak. gerçek aktörler sevgili t&t ve kankam redyohedbengır'dır. bu vesileyle: hoşbulduk kanka.
redyohedbengır'ın bergüzar hanım ve halit bey hakkında yazdıklarını okuyunca, aklıma yıllar önce sözlükte, yine kendisinin açtığı başlığa yazdığım şeyler geldi. (burada) bu insanların bu kadar pervasızca yaşamalarının ana nedeni sanırım beyaz camın diğer yanında her şeyin mübah sayılması. toplumda böyle sakat bir algı yaratıyor bu cihaz. eğer onun içindeyseniz, izleyenin kendi dünyasında asla kabul görmeyen her şeyi yapabilirsiniz ve kendi dünyasına bunları sokmayan 'izleyen' bunu yadsımaz. hatta alkışlar. sırf eşcinsel bir aktöre benzediğini söyledi diye arkadaşını gözünü kırpmadan vuran adam, söz konusu mehmet ali erbil'in şakaları olunca, kendisine yapılsa bile, alkışlar. şu anda televizyonları istila eden, minimum maliyetle maksimum karı elde edebildikleri programlar sanırım gücünü bu bozuk algıdan alıyor. o yarışmamsı programlara katılanlar, artık camın öte yanına geçtikleri için her şeyi yapmakta serbest hissediyorlar kendilerini (bu programlardaki yarışmacıların ajanslardan para karşılığı gelmesi bu gerçeği değiştirmiyor bence. çünkü profesyonel oyuncular değiller) ve malesef yapımcıların da gazıyla işi zıvanadan çıkartıyorlar. çünkü yapımcılar şunun farkında: bu programların izlenmesinin sebebi, sıradan insanın birgün kendisinin de camın öte yanına geçebileceği umudunu canlı tutmak ve kendinden daha 'salak' olanı izlemenin cazibesi.
yılbaşı ertesi çalışmamanın rahatlığıyla iki gün boyunca gündüz kuşağını izleme fırsatım oldu. yemekteyiz'i izlemekti amacım ama bir programa denk geldim ve gerçekten şaşırdım. programın adı "komşu komşu". mantık yemekteyizle aynı. yine sıradan insanlar, yine yarışıyorlar ve yine dedikodu var. bir apartmanda komşuculuk oynanıyor, bir sabit aileler var, bir de her hafta değişen bir aile. sabit olan aileler seçici ve her hafta gelen aileleri değerlendirip puanlıyorlar. benim izlediğim bölümde genç bir çift var (ben son iki günlerini izledim) erkek olan şarkıcı olmak isteyen bir genç olduğundan kamera her döndüğünde şarkı söylemeye başlıyor. kız da yılbaşı eğlencelerinden anladığım kadarıyla dansöz olmak istiyor. çok hırslı sallıyordu kalçalarını oradan anladım sldkfjldksf.
neyse efendim bu programı izlerken ilk dikkatimi çeken şey, bu insanlar profesyonel olmadığı halde, kamera önündeki rahatlıkları oldu. bu bana göre dehşet bir durum. ülkenin yarısından çoğu sanki hayatlarında hep kamera varmış gibi yaşıyor bilmiyorum farkında mısınız? ben sırf kendim izleyeyim diye çektiğim kamera kayıtlarını izledim bunun üzerine, elimi kolumu nereye koyacağımı bilmiyorum. gördüğüm kadarıyla yakın çevrem de böyle. düğünlerde dikkat edin, halaya durmuş o yiğitlerin ayarını hep kendilerine doğrultulan kamera bozar. o andan itibaren senkronizasyon bozulur; herkes ne yaptığını bilmez bir hale bürünür. paralize olur bütün koçyiğitler. ki o kaydı sadece yakın çevreleri izleyecek. ama bunlar bir acayip. rahat oldukları gibi pervasızlar da.
dedim ya algımızı bozuyor diye. o programdaki bir olayı anlatayım. şimdi o genç çiftten hanımefendi olan kıskançmış efendim. bu komşular evlerine ilk gittiğinde de kızlardan birine kıllanıp bunu dile getirmiş. ya bu bile başlı başına bir olay. insan utanır bunu söylemeye yahu. neyse işte, bunları şarkılar türküler eşliğinde uğurladıktan sonra değerlendirme esnasında öğreniyorum ben bunları. konu buraya gelince, yılbaşı eğlencelerini gösterdiler. mevzu göbek atmaya geldiğinde şarkıcı oğlanın hanımı attı kendini ortaya döktürüyor. bu sefer o kıllandığı kızın annesi kızını dürtükledi oynasın diye. o da çıkınca ortam aşık atışmasına döndü. ben hayatımda bu kadar hırsla sallanan iki kalçayı bir daha görebileceğimi sanmıyorum. perdeler sallanıyordu rüzgarlarından. bu sahne geçtikten sonra değerlendirme devam ederken konu o kızın oğlana kur yapıp yapmadığına geldi. kız şöyle dedi: "sonuçta biz seçici aile değil miyiz? her şeylerini test ediyoruz işte, ben de çocuğa yeşil ışık yaktım (!) bakayım ne kadar sadık onu test ettim hemen düştü". bunun üzerine oradaki abilerden hiçbiri kalkıp bir tane çakmadı bu kıza mesela. lan evli bir adama kur yapmak hadi tamam. bunu marifet gibi söylemek nasıl bir aymazlıktır? işte bunun yegane sebebi bence bu televizyon denen cihazın her şeye, ama her şeye meşruiyet kazandırmasıdır.
bu arada kız da güzel kız. yani şöyle söyleyeyim, yeşil ışığı beklemez sarıda bi kornaya basarsın lsdkflksdjfls.
bak bunu yazarken aklıma bir fikir geldi. "sadakatsiz" diye yarışma yapsak ya? misal evleneceği adamdan/kadından tam emin olmayanlar başvursun diğerinin haberi olmadan, bizim elemanlarımız da diğer tarafı baştan çıkarmaya uğraşsın. nasıl fikir kanka? bence iş yapar. gerçi diğerinin haberi olmadığına nasıl emin olacağız değil mi? hmmm aslında sen bu televizyon dünyasına uzak değilsin, biraz düşünsen bu bugları halledersin. büyük para kazanabiliriz sdlfjdlsfjs.
algınızın değil sadece alıcınızın ayarlarıyla oynamanız dileğiyle. esen kalın.
gönderen: kaba şimşek saat: 00:22 8 yorum
etiketler: beyaz cam, kaba şimşek, komşu komşu, reality show, sadakatsiz, televizyon