reality show etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
reality show etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.01.2009

Camın Öte Yanı

sene tam olarak kaç hatırlamıyorum. uzunca bir süre eğitimim için ailemden uzak kaldığımdan fark edemediğim bir şeyi, akşam televizyonun karşısında elimde kumandayla camız gibi yatarken fark ediyorum. babam geliyor odaya ve "bak bakim aliye başlamış mı?" diye soruyor. dizinin adı başka da olabilir; dediğim gibi yılı tam hatırlamıyorum. ben kilitlenince, babam duymadığımı düşünerek tekrar ediyor: "bak bakim aliye başlıycaktı, aliye". ben okula başlamadan önce sadece haber, spor, belgesel ve kovboy filmleri izleyen babamdan, bir de ibo şov, o lafı duymama denk gelir televizyondan soğumam. o günden sonra kendisiyle long distance relationship şekline bürünen ilişkimiz; söz konusu olayın üzerinden birkaç ay geçtikten sonra tamir edilsin diye bir tamirciye teslim ettiğim 37 ekran televizyonu tamircide unutmamdan dolayı tamamen bitti. hayatımı, "sahip olduklarını bırak; dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır ki akıllım" gibi tırto bir düşünce üzerine kurduğumdan, bu ilişkinin bitmesi sürpriz değildi elbette. zaten "beyaz cam" gibi tamamen sallapati bir sıfatla geçiştirilmiş bir cihaza saygı da duymam ben.

bunu neden anlattım derseniz, bu blogun 'cast'ındaki yerimi bilin diye derim. yani ben bu blogda, jenerikte adının önüne "ve" koyulan bir aktör gibi olabilirim ancak. gerçek aktörler sevgili t&t ve kankam redyohedbengır'dır. bu vesileyle: hoşbulduk kanka.

redyohedbengır'ın bergüzar hanım ve halit bey hakkında yazdıklarını okuyunca, aklıma yıllar önce sözlükte, yine kendisinin açtığı başlığa yazdığım şeyler geldi. (burada) bu insanların bu kadar pervasızca yaşamalarının ana nedeni sanırım beyaz camın diğer yanında her şeyin mübah sayılması. toplumda böyle sakat bir algı yaratıyor bu cihaz. eğer onun içindeyseniz, izleyenin kendi dünyasında asla kabul görmeyen her şeyi yapabilirsiniz ve kendi dünyasına bunları sokmayan 'izleyen' bunu yadsımaz. hatta alkışlar. sırf eşcinsel bir aktöre benzediğini söyledi diye arkadaşını gözünü kırpmadan vuran adam, söz konusu mehmet ali erbil'in şakaları olunca, kendisine yapılsa bile, alkışlar. şu anda televizyonları istila eden, minimum maliyetle maksimum karı elde edebildikleri programlar sanırım gücünü bu bozuk algıdan alıyor. o yarışmamsı programlara katılanlar, artık camın öte yanına geçtikleri için her şeyi yapmakta serbest hissediyorlar kendilerini (bu programlardaki yarışmacıların ajanslardan para karşılığı gelmesi bu gerçeği değiştirmiyor bence. çünkü profesyonel oyuncular değiller) ve malesef yapımcıların da gazıyla işi zıvanadan çıkartıyorlar. çünkü yapımcılar şunun farkında: bu programların izlenmesinin sebebi, sıradan insanın birgün kendisinin de camın öte yanına geçebileceği umudunu canlı tutmak ve kendinden daha 'salak' olanı izlemenin cazibesi.

yılbaşı ertesi çalışmamanın rahatlığıyla iki gün boyunca gündüz kuşağını izleme fırsatım oldu. yemekteyiz'i izlemekti amacım ama bir programa denk geldim ve gerçekten şaşırdım. programın adı "komşu komşu". mantık yemekteyizle aynı. yine sıradan insanlar, yine yarışıyorlar ve yine dedikodu var. bir apartmanda komşuculuk oynanıyor, bir sabit aileler var, bir de her hafta değişen bir aile. sabit olan aileler seçici ve her hafta gelen aileleri değerlendirip puanlıyorlar. benim izlediğim bölümde genç bir çift var (ben son iki günlerini izledim) erkek olan şarkıcı olmak isteyen bir genç olduğundan kamera her döndüğünde şarkı söylemeye başlıyor. kız da yılbaşı eğlencelerinden anladığım kadarıyla dansöz olmak istiyor. çok hırslı sallıyordu kalçalarını oradan anladım sldkfjldksf.

neyse efendim bu programı izlerken ilk dikkatimi çeken şey, bu insanlar profesyonel olmadığı halde, kamera önündeki rahatlıkları oldu. bu bana göre dehşet bir durum. ülkenin yarısından çoğu sanki hayatlarında hep kamera varmış gibi yaşıyor bilmiyorum farkında mısınız? ben sırf kendim izleyeyim diye çektiğim kamera kayıtlarını izledim bunun üzerine, elimi kolumu nereye koyacağımı bilmiyorum. gördüğüm kadarıyla yakın çevrem de böyle. düğünlerde dikkat edin, halaya durmuş o yiğitlerin ayarını hep kendilerine doğrultulan kamera bozar. o andan itibaren senkronizasyon bozulur; herkes ne yaptığını bilmez bir hale bürünür. paralize olur bütün koçyiğitler. ki o kaydı sadece yakın çevreleri izleyecek. ama bunlar bir acayip. rahat oldukları gibi pervasızlar da.

dedim ya algımızı bozuyor diye. o programdaki bir olayı anlatayım. şimdi o genç çiftten hanımefendi olan kıskançmış efendim. bu komşular evlerine ilk gittiğinde de kızlardan birine kıllanıp bunu dile getirmiş. ya bu bile başlı başına bir olay. insan utanır bunu söylemeye yahu. neyse işte, bunları şarkılar türküler eşliğinde uğurladıktan sonra değerlendirme esnasında öğreniyorum ben bunları. konu buraya gelince, yılbaşı eğlencelerini gösterdiler. mevzu göbek atmaya geldiğinde şarkıcı oğlanın hanımı attı kendini ortaya döktürüyor. bu sefer o kıllandığı kızın annesi kızını dürtükledi oynasın diye. o da çıkınca ortam aşık atışmasına döndü. ben hayatımda bu kadar hırsla sallanan iki kalçayı bir daha görebileceğimi sanmıyorum. perdeler sallanıyordu rüzgarlarından. bu sahne geçtikten sonra değerlendirme devam ederken konu o kızın oğlana kur yapıp yapmadığına geldi. kız şöyle dedi: "sonuçta biz seçici aile değil miyiz? her şeylerini test ediyoruz işte, ben de çocuğa yeşil ışık yaktım (!) bakayım ne kadar sadık onu test ettim hemen düştü". bunun üzerine oradaki abilerden hiçbiri kalkıp bir tane çakmadı bu kıza mesela. lan evli bir adama kur yapmak hadi tamam. bunu marifet gibi söylemek nasıl bir aymazlıktır? işte bunun yegane sebebi bence bu televizyon denen cihazın her şeye, ama her şeye meşruiyet kazandırmasıdır.

bu arada kız da güzel kız. yani şöyle söyleyeyim, yeşil ışığı beklemez sarıda bi kornaya basarsın lsdkflksdjfls.

bak bunu yazarken aklıma bir fikir geldi. "sadakatsiz" diye yarışma yapsak ya? misal evleneceği adamdan/kadından tam emin olmayanlar başvursun diğerinin haberi olmadan, bizim elemanlarımız da diğer tarafı baştan çıkarmaya uğraşsın. nasıl fikir kanka? bence iş yapar. gerçi diğerinin haberi olmadığına nasıl emin olacağız değil mi? hmmm aslında sen bu televizyon dünyasına uzak değilsin, biraz düşünsen bu bugları halledersin. büyük para kazanabiliriz sdlfjdlsfjs.

algınızın değil sadece alıcınızın ayarlarıyla oynamanız dileğiyle. esen kalın.

2.01.2009

Dikkat Yemekteyiz: Ayı Çıkabilir, Kıl Düşebilir

İzlemeli gömmeli blog olayına girmişken, "Yemekteyiz" ile başlamamak olmazdı tabii ki.


"Reality Show" hırsıyla memleketteki dejenerasyona açık ara öncülük eden şov tv'nin yapımı olduğunu, kanalını bilmeseniz de söyleyebilirsiniz bence. Dejenerasyon, önceki jenerasyona bakıldığında çok da kötü olmayabilir. Mekan Türkiye olunca, dejenere olduğumuz için üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. Zaten, özenti gençliğin 10 yıl sonraki kurtuluşumuz olduğu görüşümü bilen bilir. Gel gelelim şov bunu kötü yaptı. Suçlamak zor, halkın seviyesi ortada ama, vizyonsuzluğumuz, zamanında yapılan büyük devrimler gibi, koca adımlar atmaya müsait hale de getiriyor bizi. Yani Show Tv, "reality show" kavramını, izleyiciye "Yuh lan yuh, şerefsize bak!" dedirtmek üstüne kurmasaydı, bugün ekranlarımız daha kaliteli olabilirdi. Çünkü önemli bir çıtaydı; ülke neresi olursa olsun televizyonun son gününe kadar gideri olan bir format "Reality Show". Bütün alışkanlıklarımızı baştan aşağı değiştirdi, insan ilişkilerimizi yeniden yapılandırdı. Bunda reality'nin -ity kısmının yapımcılara fazla gelmesinin ve şovu gerçekmiş gibi servis etmesinin payı da büyük.

Yemekteyiz de, BBG'den sonraki en başarılı reality show olarak, yine Show Tv ekranlarında dönüyor. Hatta bugün onlarca alternatifi olduğu halde, 2. BBG eviyle kapıştığını söyleyebilirim. Türü şaibeli aslında. Reality Show/Magazin olarak geçmesi daha mantıklı. Zira en az "Var mısın Yok musun?" kadar izleyen için anlamsız bir program. Üstüne "yarışma" deniyor. Hem de yemek yarışması. Seyirci ne tadabiliyor, ne koklayabiliyor, haliyle de ne görüşünü bildirebiliyor (sms oylaması falan), ne de doğru söyleyip söylemediklerini bilebiliyor. Sezercik gibi, lokantanın camına yapışmış aç misali televizyon camına yapışılıyor. Yemeklerden çok birbirlerini nasıl yedikleriyle ilgileniliyor. Metni bizimle birlikte o an izliyormuş gibi yazılan dış ses de "haftanın şıkları ve rüküşleri" ekolünden. Mutfağa gider gitmez bir çekiştirme başlıyor, dedikodu gırla. Üstelik "format bu" diye savunulabiliyor. Ben senelerdir bunu anlayamadım zaten. "Format bu" ne lan? Format yere bozuk para atsa eğilip alacak mısın? "Format bu abi" diye arkandan biri hallense, "format bu" mu diyeceksin? İşte tam da bu "legalleştirme" kabiliyeti televizyonu olağanüstü kılıyor.

Yemekteyiz'in formülü süper. 1 adet feminen homoseksüel, 1 adet gizli gerçek homoseksüel (Burt Lancaster, Rock Hudson, Morrissey gibi maço figürler) ya da arıza adam, 1 adet karta kaçmış menopoz teyze, 1 adet orta ayar kadın, 1 adet de gideri olan hatun. Hepsi kast. Zamanında bunu Asuman Dabak'ın "İtirazım Var" isimli saykedelik programında da görmüştük. "Ulan ne insanlar varmış be, şükür halimize" derken, kendisine gelen telefonlardan ivmelenen yüce RTÜK'ün dürtmesiyle programın kurmaca olduğunu belirtmişlerdi. Zaten bundan kısa süre sonra da ATV progamı bırakmak zorunda kalmıştı. Yani her reality show'un bir prodüksiyonu, kastı, senaryosu var. BBG dahil. Koyun gibi izlemiştik onu da. Seneler geçti üstünden, artık maymun gözünü açsın. Açsın ki, kurarken daha yaratıcı olsunlar. Daha çok masraf yapıp, daha kaliteli prodüksiyonlara imza atsınlar. "Ne versek onu izliyorlar" güvencesi çıksın akıllarından.

Yemekteyiz'de de; feminen homoseksüel kırılıp dururken Seda Sayan gibi/kadar dobra olmaya çalışıyor, karta kaçmış teyze erkeklerle iyi anlaşıp kadınları deli gibi kıskanıyor. Gideri olan hatunumuz "naalaaka yane" deme görevini üstlenirken, gizli gay maçomuz ortamı domine etmeye çalışıyor. Orta ayar kadın ise en işlevsizleri. Hep aynı terane. Görünüşte her hafta değişiyor yarışmacılar, ama değişen hiçbir şey yok. Aslında değişen hiçbir şey olmadığı için yarışmacılar her hafta değişiyor. Bunu fark etmeyelim diye yani. İllüzyonun en kralını yaratan bu ekrandan ekmeğini yer. Bunun en güzel örneği de Okan Bayülgen'dir. En doğru en samimi en düzgün o gibi gerçeğe en yakın illüzyonu yarattı ve hala buralarda bir yerlerde. O kadar başarılıydı ki bu konuda, "Televizyonda gördüğünüz hiçbir şeye inanmayın" dediği halde biz ona inanmaya devam ettik.

Biz bunları gerçek gibi izliyoruz. Ciddi ciddi tartışıyoruz, konuşuyoruz, vakit ayırıyoruz. Halbuki senaryo belli. Dizi gibi izleyeceksin bunu. Ama yok. Kaptırmayı seviyoruz. Sanırım bunun sebebi de toplumun entelektüelite seviyesinin düşüklüğü. Tatmin olabiliyor bu programdan. Dedikodu ona hitap ediyor, tanımadığı insanların ne yiyip içtiğini merak ediyor, kim kime laf sokacak, hangi tabaktan kıl yün çıkacak, kim ayılık yapacak bunlara bayılıyor. Birkaç bin liralık soğan cücüğü çapındaki prodüksiyondan milyon dolar kaldırılmasına zemin hazırlıyor. Ben de arada izliyorum. Çünkü kız arkadaşım izliyor. Kız kardeşim izliyor. Konuşuyorlar, ilgileniyorlar. Trip yapıp kapattırıyorum, iki dakika sonra yine açılmış oluyor. Ben de geçenlerde yarışmacılardan birinin evinde gördüğüm müthiş ankastre mutfağa imrenirken buldum kendimi. "N'oluyor lan" dedim silkelendim. Öyle zehirli pis işte bu kutu. Salak kutusu değil, salağa yatan kutu. Uzun süre bakınca etkisi altına almaya başlıyor.

Tüketim kültürüne hitap eden bu programlardan eğlence alıp kapamak mantıklı. Bu programın "Haydi Gel Bizimle Ol"da eleştirilmesinin bir önemi yok. O da bir televizyon programı, onun senaryosu da bu. Hatta İsmail YK'nın konuk olduğu bir televizyon programı.

Dediğim gibi, "Yemekteyiz" güldürüyorsa ne güzel. Hayat yeterince sıkıcı. Ama Hasan Bey'in kendisine değil de yaptığı yemeğe bakıyorsanız, pilav üstü kurufasulyeli sofraya oturunca kendinizi "Yemekteyiz"de hissediyorsanız, o kadar yakından izlemeyin. Bu program tamamen hayal ürünüdür ve özdeşleşmemeniz gereken karakterler içerir. Hayat yeterince sıkıcı dedik, daha da sıkıcı hale getirmemek elinizde. Arz ederim.