20.02.2009

Fornication Under Control of the King

az önce sevgili databeyzimiz imdb'den bakıp öğrendiğim kadarıyla, kişisel tarihimde tek başıma sinemaya gidişim 1988 yılına denk geliyormuş. hayır, elbette ki imdb'de kaba şimşek'in ilk kez sinemaya gittiği tarih diye bir şey yok. gittiğim filmin vizyona girdiği tarihe baktım. ama bana bunları açıklatmayın artık!! söylediklerimi birgün de bi kere de anlayın yahu!!! neyse işte, kişisel sinema tarihimde gittiğim ilk gerçek film rambo 3. hani rambo'nun hepimizi cihata çağırdığı film. yani orjinal dilinden dinleyip, yetişebildiğim kadar altyazısını okuyup, anlamaya çalıştığım bir film bu. neyse ki rambo pek konuşmayı sevmezdi; benim de altyazı peşinden koşma derdim olmamıştı. gerçek filmlere, kendi kendime gidişimin startını verdiğim bu filmden sonra hayatım bir müddet "74", "renk" ve "incirli" ekseninde geçti. bunlar benim evime en yakın sinemalardı. başka sinemalar da vardı evime yakın olan ama onlar daha spesifik konularda filmler oynatıyorlardı. çeşitlilik yoktu.

ilk o film esnasında mı şahit olmuştum tam hatırlamıyorum ama, o zamanlar fark ettim ülkemizdeki "küfüre duyarlı sikkafalı altyazı polisleri"ni. böyle bir güruh var. ne zaman ki filmde "fak" duyuyor, efendim "biç" duyuyor, hemen altyazıdan kontrolünü yapıp, "aha bak kahretsin yazdı ekiki kokuku" diye kafa ütülüyor. elbette ingilizceyi ilk öğrendiğimiz zamanlar biz de yaptık bunu. özellikle de köyden gelen kuzenlerime bunu yapmadığımı düşünmüyorsunuz heralde?! o zamanlar, o küçük beynimle bunun bir zeka, bir bilgi gösterisi olduğunu düşünüp şovumu yaptım. yaptım ama tadında da bıraktım lan! oysa ne acıdır ki hala görüyorum eşek kadar adamlar bu muhabbeti yaparak bir halt ettiğini zannediyor. hele cnbc-e ile birlikte hayatımıza iyice yerleşen, "orjinal dilinden film izlemek bir kültür göstergesidir" fikri bu işi daha dayanılmaz hale getirdi. acı çekiyorum ulan :((


ben bu arkadaşları anlamaya çalışıyorum ama olmuyor. diyelim ki bu ufacık bilgi kırıntısı ile bana ne kadar çok ingilizce bildiğini ispatlamaya çalışmıyor bu arkadaş. peki o zaman ne yapıyor? komiklik mi? anarşistliğini, kurallara isyanını, sansürün sanata vurulan bir darbe olduğunu mu anlatmaya çalışıyor? n'apıyor bu adam?! biri bana yardım etsin lütfen. anlamak istiyorum ben bu arkadaşları. üstelik sen nasıl hayatında "hay amına koyayım!" lafını "kahretsin" anlamında kullanıyorsan; o amerikalı da "fak" dediğinde gerçekten kahretsin demek istiyor lan bazen!!! sırf bu yüzden sinemaya gitmeyi bıraktım ben. çünkü şu muhabbete dayanamıyorum artık:

- bak fak dedi ama kahretsin yazdı altta ehe ehe
- hı?
- fak dedi, fak. yani sikmek demek. ama altyazıda kahretsin yazdı ehe ehe. çok komik yaaa bu yüzyılda hala böyle olması filan ehe ehe.

ya aslında sinemaya gitmeyi bırakmamın sebebi divx teknolojisiydi, yalan söyledim :(

5.02.2009

Gettolarda Bile Mohikan Var Olm

Türk lokumundan yer misin?
Bu rapstar’ın derbisi,
Ve de hiç kan akıtmaz mermisi,
Beni görebilecek misin abisi?




Ceza’dan bir dörtlük ile açmak istedim bu uzun olacak yazımı. Okumaktan şu an cayabilirsin. Valla bak. Sırf uzun olacağından değil, kişisel de bir yazı olacak. Dünya’yı kurtarmayacağım bu sefer. Bu konuda lütfen rahat ol, biliyorsun ki hayatta sormam “Okudun mu?” gibi sorular hahah. Ben derim “Red”, sen de “Yo”, Red! - Yo!, Red! - Yo! sflkjsdklfsdjklfsdjflk bilogumuz fevkalade ciddi ama dayanamadım güldüm artık üzgünüm süzgünüm biçare ve de düzgünüm a ha sağdan sola eller havaya , Travis ve Tyler ve Kaba Ve de Şimşek, eller havaya!!!!!!1 AYo bilog! Vi gon’ pağrti layk işşşo börfdey! Eet konumuz Rapstar!

Bırak açıklayayım bebeğim… Müzik benim için fantastik bir şeydir. Özel değildir aslında. Çözemediğim her şey kadar sıradandır. Çözemediğim için mutlu olduğum şeylerden biridir. Kıçı kırık bir nota dizisini ruhumun nasıl duyduğunu çözersem intihar etmem gerekir. Hayat son kalesini de yitirmiş olur. Ölmemi istemeyiz.

İlk kasedim Mustafa Topaloğlu, Oy Oy Emine. Hastasıydım. Takıp hem söyler, hem oynardım. Gülme sakın, “Mustafa Topaloğlu“ dediğin adam, şu yeryüzünde aynı dili konuştuğun tek Dada’dır. Ardından Michael Jackson geldi. Belki de bütün ciddi müzik tutkumun sebebi O’dur. Hala Michael Jackson ayarında bir şey dinlemiş değilim. Yerli ve Yabancı Pop ile büyürken, Nirvana sayesinde Grunge diye bir şeyin olduğunu öğrendik. Aramızdaki dinozorlara cıvık gelebilir ama, 83’lüyüm ben. Cobain demek ortaokul demek bizim için, “Pompalıyla intihar eden adam!” demek, kızların senden hoşlanması için olman gereken tip demek. Rock ile tanışmak, sonra Slayer’a kadar gidecek bir yola düşmek demek. IDM’e ulaşana kadar hatrı sayılır Techno, Drum’n Bass, Big Beat deneyimim de oldu tabii ki hahah. Eminim’e kayıtsız kalmanın mümkün olmadığı dönemlerde ona da kulak kabarttım. Rap ile Hip Hop arasındaki farkı öğrendim; uzaktan hepsi aynı geliyordu çünkü. Hala metal ile elektronika arasında ama Radiohead algısında “müzik”i çok seviyorum. Sadece dinleyebildiğim her boku aynı zamanda yemeye de çalışmıyorum artık. Bu çok rahat “kendimi bildim bileli” diyebileceğim süreçte, bir Rap’e sarmadım arkadaş. Hep uzaktan baktım. Bütün olayım Run DMC fanatikliğimle sınırlıdır yani. Yine de şu an Amerika mainstream piyasası ve Türkçe Rap underground arenası üzerine epey bir bilgiye sahibim. Çünkü benden 6 yaş küçük bir kardeşim var! Sadece ama sadece bir oda öteden Killa Hakan dinlediğim halde hala hayatta olduğum için çok şanslıyım.



Ceza’nın Rapstar’ına bir giriş yapıp geçmek lazım: Bu rap’çilerde bir “diss” olayı var, olay orada kopuyor. Diss dediğim işte birbirlerine laf atıyorlar. Yok seni mat ederim üstüne şahı çeyizine veririm, yok senin yaptığın rap atlı karoçaya biner (fena olmadı ha?) falan filan, sidik yarıştırmanın rap’çesine “diss” deniyor. Şu sıralar en büyük kitleler Ceza’cılar ve Sagopa’cılar. Sagopa Kajmer sevenler “Ceza sen git lolipop yala!!!11 Nerden geldiğini unutma!!!1 Underground değilsin!!!1” diyorlar (Ceza Rocco reklamında oynadığı için lolipop yalatıyorlar. Bir de sanırım Ceza’nın ilk solo albümünün prodüktörü Sagopa Kajmer’di, müzikleri onundu falan. Albümlerin dağıtımcısı Hammer Müzik ama Sagopa’nın stüdyosu Kuvvetmira’da kaydediliyordu albümler. Ceza’nın dahil olduğu ilk proje “Nefret” döneminde başlayan bir dostlukları söz konusu sanırım.). Fuat ve Ceza’nın kardeşi Ayben’in de olduğu, Sagopa Kajmer’in “Kuvvetmira” oluşumunda da vardı Ceza. Bence sonra egoları sığmamış bir klana ve kayışlar kopmuş. Ceza’cılar da “Sen önce playback’i bırak olmm, baba parası rap’çisi!!!1” diyorlar Sagopa’ya (Konserde playback yapan bir rapper da tuhaf hakikaten. “Baba parası” dedikleri de, Sagopa’nın varlıklı bir aileden gelmesi, parası neyse verip kendi stüdyosunu kurup bu işe girmiş sanırsam.), “İlahiyatçı değil rap’çi istiyoruz!!!1” diyenler de bol. Çember sakal falan, sözlerinde de bariz bir kayma var Sagopa’nın. Kişisel görüşümü soracak olursanız bence Sagopa Kajmer daha iyi söz yazıyor ama beni de aynı oranda bayıyor. Farsça da bildiği için böyle muammalı kelimeler kullanıyor, ağdalı eskimiş cümleler kurmayı seviyor. Dj kimliği olan Dj Mic Check ile son derece başarılı müzikler yapıyor (Rapstar’da cidden mükemmel iş çıkardığını düşünüyorum mesela) ama, kendine geldi mi bunu göremiyoruz, oldukça kötü bir yorumcu. Sözleri anlaşılmayacak kadar uzaktan dinlerseniz Sagopa Kajmer’i, sürekli aynı şarkının döndüğünü düşünmeniz olası. Nakaratların hepsi aynı ezgilerle söyleniyor falan. Her ne kadar söz konusu olan sözlere dayalı bir tür de olsa, benim için müzik esas; sözler bir enstrüman benim evrenimde. Bu açıdan Ceza benim gözümde Sagopa’dan birkaç gömlek üstün bir yerde. Ben Ceza’nın o komik sesini de seviyorum, bence çok yakışıyor müziğine. O Çözmüş yani kendini. Gençler birbirini yiyedursun, benim seçimim belli. Yollarını ayırmakta iyi etmişler.



Ceza’ya “satılmış” gibi binbir çirkin lafın edilmesine neden olan yönlerinden biri de, reklam filminde oynamasından da anlaşıldığı gibi, televizyona, yani mainstream’e son derece açık bir insan olması. Underground takılanların tersine, piyasayla çalışmayı seviyor. Konuk oluyor, iş ortaklığı yapıyor, çözüm ortaklığı yapıyor. Ben bunu açıkçası oldukça normal karşılıyorum. Müzik yapan bir insanın kendini daha geniş kitlelere duyurmayı istemesi gibi bir niyetinin olmasının nesi tuhaf? Yaptığı iş de iyi gayet. Sözlerinin hala yer altı felsefesi içinde şekillendiğini duyabiliyorum. Kendini bozmuş değil. Medcezir’den bu yana oldukça geliştirmiş kendini Ceza. Bir değişim söz konusuysa, optimizasyonunu arttırmasının neticesidir. Yapabileceği en iyi şeyi yapıyor. Sürekli Türkçe Rap’i tanıtmak istediğini söylüyor, bir hip-hop’çı gibi boş boş dolaşmıyor, sosyal kaygılı bir rap’çi imajı çiziyor. Bir ziyanı yok.

Son bombası da Star’da yayınlanan Rapstar! Klasik keşif yarışması işte, jüri var vesaire. Jüri’de Funky C var; DJ olarak. Sonra Ceza var tabii ki. Bir “popstar” olarak Sibel Tüzün de var. Programı izlemediyseniz şu anda, izlediyseniz ilk anda “Ne alaka?” demişsinizdir. Kendisi ilk bölümde mini etek giymişti, ikinci bölümde de sütyen giymedi. Birbirimizi kandırmayalım salakmışız gibi, televizyonun böyle enteresan dengeleri var. Neyse… Ardından Boys Anılar’a “Soytarılar!” deme suretiyle canlı yayında dayağı yiyen Fuat var hahah. Israrla hatırla(t)mak istiyorum:



Rap’in gerçek hayattaki yansıması, aslında biraz böyle bir şey. Şimdi bana da bir adam çıksa, abuk sabuk hareketler eşliğinde “soytarı, a haa” dese, iki adu bi taktak perfect çekerim. Kız arkadaşımla da paylaştım geçen gün, durakta bir rap’çi genç gördüm. Bembeyaz giyinmiş, kocaman Adidas’lar ayağında, üstündeki kostüm dökülüyor yani 3 fakire giysi çıkar o kadar bol, şapka yamuk. Şapkanın içinde -sanırım- bir bandana… Ölümüne bir cool’luk halinde elleri cebinde. Cebinde de, hani altında bir lowrider olsun, ne bileyim bok gibi paran olsun karı kızla ez tamam ama işte DSİ’nin önünde 14ES beklerken olmuyor pek. Türkiye’de bu açıdan zor bu iş. Bunların hepsini geçsen bile, benim gibi insanlar var. Ben rap yapan rapper görünce gülmeye başlıyorum mesela. Çok komik geliyor. Belki gerçekten komik değildir ama abuk sabuk bi ton adam “yov yov” diye dolaşınca gülüyorum ben. Bu programı da eğlenmek için izliyorum. O kadar kazma yarışmacıları var ki.



Öykü Serter’e de üzülüyoruz. Senelerdir bu formatlarda yuvarlanıyor. Bir üst level’a geçemedi gitti. Bak Ebru Akel’e! Hahah. Bari kendisini askıya asılmış gibi gösteren omuzlarının hakkını verip yüzmeye adasaydı hayatını, şu an bi Michael Phelps idi.

Dediğim gibi Ceza’nın Yerli Plaka’sını da çok severim “Yükselen ben değilim bak asansör / Şayet beni uçarken gördüysen senin gözün kör / Peşimde onlarca yalaka sahte post var / Eninde sonunda yalnız bırakan o dostlar” diyor, gayet güzel yazmış ama gelse bunu karşımda söylese istemeden gülerim. Rap önce bunu çözmeli, en büyük sorunu bu. Aslında kendileri de farkındalar, ciddi gözükerek bunu aşmaya çalışıyorlar ama daha komik oluyorlar. Ceza’ya tahammül etmeyi kolaylaştıran bi başka neden de müziklerini eğlenceli yapıp sözlerini yoğun tutması. The Smiths yapınca güzel Ceza yapınca kötü demek ikiyüzlülük olur. Fakat aynı adamın “Benim üstüme gelmeyin artık yeni bilim olacak hiphop (sdlkfjsldkfjlk) / Bunu görmezden geleceksen eksenin etrafında dön sen / Dengen bozulur sersem / Yere serilecek her flow’unuz aynen yengen / Televizyon dizi karakterleri mi adam edecek bizleri” diyerek televizyonda boy göstermesi ve kendinden soğutması söz konusu. Ciddiyet büyük sorun. Yani sen o programda “Eminem’i tahtından indirecek adamı çıkaracağız buradan!” desen ve bunu gerçekten çok ciddi desen, kendinden acayip emin olsan, ben yine gülerim.

Muhtemelen Ceza birkaç yıl sonra bu ilk bölümüyle tüm gün rating’lerde 28. olan fiyasko program hakkında “Oradan birilerinin çıkacağına hiç inanmadım. Sadece en yeteneksiz çocukları seçip herkesin yapabileceğini gösterip heveslendirmek, rap’i televizyona taşıyıp şarkılarımızı her hafta milyonlara ulaştırabilmek için kabul ettim.” diyecek. O güne kadar da ekranların en dandik yarışmalarından biri olarak ilk sezonunu çıkarabilirse ne mutlu.

O karanlık, yamuk çamuk, kullanışsız, iç kapayıcı iğrenç stüdyonun televizyondan nasıl göründüğüne hiç mi bakmıyorlar bilmiyorum. Hala şu her türlü canlı yayınlanan programın, stüdyosu ne kadar ferahsa ve iyi ışıklandırılmışsa o kadar tuttuğunu kavrayamadılar. Hayır çok zor bir şey de değil, tutan ve tutmayan programların ayrı ayrı ortak özelliklerini bir kağıda not alsan, çok rahat çıkarırsın bunu. Israrcı fakat yapımcılar.

“Rating kaygımız yok.” diyor sunucusundan jürisine herkes ama, her rap performansına miadını doldurmuş ya da türkübardan bir adım öteye geçememiş bir şarkıcı ekleyip düet yaptırmaktan da eksik kalmıyorlar. Geçen hafta bir çocuğun "Ağrı Dağın Eteği" ile rap yaptığını duydum ben. "Rap yarışması ama, her telden çalalım ki çocuklar programı izlerken anneleri babaları 'Ver ulan şu kumandayı piç!' deyip tepelerine binmesin." düşüncesi güttükleri açık. Gerçi buna ne kadar rap denir bilemiyorum:



Böyle saçma sapan bir şey Rapstar. Neresinden tutsan elinde kalıyor.

3.02.2009

Christian Bale'e Tapıyoruz. FFFFFUCK!

"I'm gonna fuckin' kick your fuckin' ass if you don't shut up for a second, alright?"

28.01.2009

Adam Olacak Çocukların IMDB'si


siz siz olun izlemek istediğiniz bir filmin, özellikle de komedi ise, imdb puanını kaale almayın. gerçi şu günden itibaren hiçbir film için o puanları kaale almayın ama özellikle komedi ise durum çok beter cartel'e saygı göster.

ne güzel siteydi ilk açıldığı zamanlar. gerçi hala öyle, kendisine bir database muamelesi yaptığınız vakit. ama arkadaş nedir o puanların hali? sanırsın bütün "adam olacak çocuk" yarışmacıları üye olmuş, onu bunu on puanlarıyla şampiyon ilan ediyorlar. eskiden böyle değildi bu site. puanlarına güvenilirdi. nerede çokluk orada bokluğun karşılığı oldu ama artık. aklıma gelen ilk örnek "hot fuzz" denen garabet. gidin bakın aha burada kendileri. 104.178 kişi oy kullanmış ve on üzerinden 8 almış bu film. oysa ben izlerken, bir ara kola içtiğim bardağı kırıp kendimi çizmeye başladım sinirden. bu mu arkadaşım komedi?! bunun gibi birkaç örnek daha var şimdi aklıma gelmeyen. zira onları unutmak için çok çabaladım.
bunun bir yolu olmalı. güvenebileceğimiz bir yer. ben artık bir filmi komedi diye izlemeye başlayıp hıçkırıklara boğulmak ve akabinde annemin gelip, "ay kaba acıklı filmse ver ben de izleyeyim" demesini istemiyorum. geçen t&t ile artık ikinci kez izleyecek film bulamıyoruz diye yakınıyorduk ama, imdb'de her gün tüm zamanların en iyi 250 filmi arasına yeni bir film giriyor. nasıl oluyor bu arkadaşım, bana biri izah etsin. böyle giderse bundan 10 yıl sonra o listelerde godfather'ı göremeyecek yeni nesiller. ve belki o filmden bihaber ölecekler. ha diyebilirsiniz ki daha iyileri çekilecek belki. valla benim bu konuda pek ümidim yok. sizi bilemem. ama imdb ile ilgili maruzatım budur.

27.01.2009

Parodi'yi Yaratıcılık ile Karıştırmak

Valla sözlük tadında bir başlık oldu farkındayım ama; durum tam olarak bu. Öncelikle belirteyim, bu yazıda hiçbir Bedük zarar görmemiştir. Kendisini çok seviyoruz. Moving forth moving back.

"Yazmayayım yazmayayım" diyorum aslında da, yazmayınca da kimse yazmıyor. Şahan Gökbakar'dan beri (2005 deniyor "Dikkat Şahan Çıkabilir"in vizyon tarihine) beni tırmalayan bir mesele bu. Eğri oturup doğru konuşmayı severim biliyorsunuz. Adeta her gün Gözcü alan biriyim. Şahan'ı sevmedim sevemedim. "Recep İvedik 2" ile -fragmanlarından kestirdiğim kadarıyla- beni çok güldüreceğini bilsem de, "Şahan Gökbakar" ismine karşı bir alerjim var. Nasıl derler sizin Esra Erol'la İzdivaç'ta, "Trahtörüm var amma elenktrink alamadım." eet. Şahan Gökbakar'ın yeteneğini yerin dibine sokma niyetlisi değilim. Abartıldığı kadar olmasa da, bir yeteneği olduğu aşikar. Doğaçlama yapmaya cesareti olan insanın, o 10 dakikalık skeçin 5 dakikasını boş boş ekrana bakarak, lafı geveleyerek öldürmesine tahammülüm pek yok. Kandırılmış hissediyorum. Ya da iki espri için bir ağza 10 dakika bakamıyorum diyeyim. Tercih meselesi tabii; "Şahan iyi yeaa..." diyene saygım var.

Şahan Gökbakar iyi bir gözlemci bence. Çünkü "Dikkat Şahan Çıkabilir" ile, Levent Kırca'nın klişeleriyle diri diri mezara gömdüğü "parodi" kültürünü gün ışığına çıkardı. Bunu yaptı. Çuvallara sığmayan paralar kazandığı için tebrik ediyoruz. Sözüm, buna "yaratıcılık" diyen, Gökbakar'ı "yaratıcı" addeden insanlara. Aynı şey değil arkadaşım, kusura bakma. Sen sevdin diye "yaratıcı" olmaz o şey. Abartma kendini o kadar. Flash TV'de Yalçın Abi'nin müthiş programları olmasaydı Dişi Yakarış olmazdı.


Sevgili Bedük'ün olay klibi Automatik. Bir sünnet düğünü ortamında geçiyor. Düğün şarkıcısı Bedük ve araya karışmış saykedelik tipler. Her tarafta son zamanların en yaratıcı işi olarak gösteriliyor.


Üzgünüm, bunun adı "parodi"dir. Sünnet düğünü var olan bir şeydir. Üstüne kattığın abartı ve absürt öğeler onu "parodi" yapar. Yarattığın bir şey yoktur. Dahası kattıkların da yoktan var etmediğin şeylerse, bu gerçekten bir "parodi"dir. Klip gayet güzeldir eet, ama bir "parodi"dir, bir "yaratıcılık" ürünü değildir. Yaratıcılık, abuk "zaman/mekan çaprazlaması" ile olan bir şey değil. Oturursun, düşünürsün, bulursun, bulduğun arak değilse "yaratıcılık" namına bir şey yapmışsın demektir. Bir şey "yaratmışsın" demektir. Var olan şeyleri yamultmamışsın demektir.


Sapla samanı karıştırıp ya da dediğimi anlamayıp çamur yaptığımı sanmayın ha. O yüzden biraz açayım: Çok absürt öğeler kullanılmış ama ısrarla hoş bir şey ortaya çıkmışsa, buna yine de "yaratıcılık" denebilir. Bir "Nasıl akıl etmişler arkadaş..." etkisi yaratması gerekli olur kısacası. Burada ise çok sıradan bir form var. Düğünde dans edilir. Düğün sahiplerinin yöreleri türünde dans edilir. Bedük'ün klibinde de dans ediyorlar. Uygulanırsa tuhaf kaçacak dansları ediyorlar. Bir absürtlük var yani. Fakat dans ediyorlar. Neticede dans ediyorlar. Yeni bir dans türü bile değil ettikleri. Bu yüzden yaratıcı demek zor. İyi bir parodi. Hatta kişisel görüşümü beyan etmem gerekirse, zayıf kalmış bir parodi. Çok daha fazla öğeyle beslenebilirdi.

En kral parodiye en fazla güler geçerim. Öyle dibimi düşürmez. Durup durup izlemek istemem. Hayran kalanı da anlamam. Tamam bunlar paralı olan şeyler değil; keyfe göre hayran da kalınıyor, ayran da içiliyor. Ama, bazı şeyleri ayırt etmek, özellikle yaratıcılığı yüceltmek, değerini bilmek; hem daha iyi ve yaratıcı işlerin ortaya çıkması için, hem parodi yapanların kendilerini yaratıcı sanıp 234239842394 yıl aynı yerde saymamaları için, hem de topyekün bir vizyon terfisi etmek için gerekli. Düşünce alemi o kadar sınırsız ve ücretsiz ki, 5 dakika düşünen birinin aklına dünyanın en yaratıcı fikirlerinin gelmesi yüksek bir ihtimaldir. Nöronunu sallasan fikre geliyor o kafanın içinde. O yüzden, "parodi" ile "yaratıcılık", ayrı şeylerdir.

O Kadar Yakından İzleme Bilog Soundtrack

Kaba Şimşek uzun araştırmalar sonucunda bilogumuzun soundtrack'ini bulmuş. "Kanka kanka!!!!11" diye ilk kez tuvaletini söyleyen bir çocuk şenliğinde ulaştı bana, ben de sizlere ulaştırmayı bir borç biliyorum...

25.01.2009

Amerikan Dizileri ve Sonu Gelmeyen Tatilleri


Terminator: The Sarah Connor Chronicles yokluğunu hissedince isyan ettim ben buna arkadaş. 2 ay ara verildi diziye. 8 bölüm ara verildi bir başka birimle. Daha 3 hafta var. Herhalde diziler maliyetli diye para biriktiriyorlar bir süre. Lost'u 9 ay bekledik yahu.

40 dakikalık dizi zaten. Yarısı duraklamalarla, yarısı ciuv viuv jenerikle geçiyor. Kayda değer anların toplamı en kral dizide 10 dakikayı geçmez. Biz n'apıyoruz? Aylarca bunları bekliyoruz. Tanrım, ne saçma bir iş yapıyoruz yahu.

Avatar The Last Airbender da geç başladığım bir diziydi. Kışın bitirdiğim bölümlerin devamı için yazı bekledik. 23 dakikalık şeyler üstelik. Şaka gibi. İzlerken keyif alıyorum ama, değer mi emin değilim açıkçası. Yani Lost'a dönersek, 9 ay sonra tekrar izlemek saçma sapan bir şey değil mi? Yapıyoruz niyeyse. İzlemesek ne kaybederiz bilmiyorum. Zira hiçbiri, izleyince insana bir şey katan, izlemeyince insanın bir şeyleri eksik kalan diziler değiller.

Bir de İngiliz dizileri var ki, ona hiç bulaşmayacağım. Bir sezon 6 bölüm. 1.5 ayda bir dizinin sezonu bitmiş oluyor. Şaka gibi bir şey. The IT Crowd'u bayılarak izliyorduk; göz açıp kapayıncaya kadar bitti gitti. Extras desen hakeza. Nasıl işler bunlar?

Dexter, Nip Tuck, How I Met Your Mother gibi izlemediğim dizilere de uzaktan bakınca; durumun onlarda da farklı olmadığını görebiliyorum. Hepimiz öyle kapılmış gidiyoruz. Zaten bize n'oluyorsa... Sanırım Amerika'nın dış dünyaya dayadığı yeni trend bu diziler. Sinemayı filan solladı. Resmen esiriyiz onların. İstedikleri yola da geliyoruz. İzlemeyi bırakmak ihtimal dahilinde bile değil kimse için. Hepimiz biliyoruz ki, 9 ay değil, 1 sene de olsa beklenirdi Lost.


Düşününce "Nihayetinde önemsiz birer dizi oldukları için beklemek bir şey kaybettirmiyor. O kadar aradan sonra izlemek de öyle." gerekçesi oluşuyor. Hemen hemen herkes böyle düşünüyordur muhtemelen. Mantıklı eet. Mantıklı olduğu kadar da acıklı bence. Yapacak hiçbir şeyimiz yok çünkü. O yüzden bunlara tahammül ediyoruz. Sevgilimizle buluşuyoruz, ne var ne yok muhabbetinden sonra biraz sarılıp oturuyoruz. O noktadan sonra mantara bağlamamak mümkün değil. Oturuyoruz dizi izliyoruz. Başka ne yapabilirsin ki? Diziler hakkında konuşuyoruz. Başka ne hakkında konuşabilirsin ki? Berbat bir durum.

Şu sıralar insanların hakkında konuştukları üç şey var: Futbol, Amerikan dizileri ve Yemekteyiz. Bazen bir kitaptan iki tane alıp, en azından kız arkadaşımla eş zamanlı okumalar yapıp üstüne tartışmayı falan düşünüyorum. O kadar çaresiz hissediyorum yani kendimi hahah. Gerçekten değişik bir şeyler yapmak istiyorum bu bunaltıcı döngülerden kurtulmak için fakat Amerikan dizileri, o kadar kolay ulaşılabilir ve zahmetsiz ki, karşı konulmaz bir cazibe yaratıyor. Bir "Hiç yoktan iyidir." düsturuna 9 ay bekleyebiliyoruz. Çok değişik canlılarız çok.

21.01.2009

Biri Bana Gelsin, Siz Çok Güçlü Oldunuz



ya arkadaş hani neresinden tutsan elinde kalıyor ama bari bu konuda biraz çaba sarfetseler. şu program isimleri konusundan bahsediyorum. özellikle de konuk ağırlamalı, sırası gelenin şarkısını söylediği, yıllardır döne döne aynı insanlarla aynı geyiklerin yapıldığı programlardan bahsediyorum. konsept için kafa patlatmıyorsun zaten, e bari isim için biraz uğraşın be arkadaş. mesela şunu araştırsınlar istiyorum, ülkemizde ilk özel radyo yayına başladığından beri, televizyonda ve radyolarda sunucusunun ismi ebru olup da adı "ebruli" olmayan kaç program var. inanın çok azdır.

beyaz'ın programına elli kere katılan vardır mesela. e bu adamla değişik ne konuşabilirsin ki? o zaman bari ismini değiştirin arada programın. parayı hak edin yani kısaca.

bunu okan bayülgen yapıyor mesela. en azından programın ismini değiştirdiği için müteşekkirim kendisine. gerçi bazı heyecanlı gençler ismi değişince kuş çıkacak zannediyor; böyle bir yan etkisi var ama olsun. yine de isim değiştirmek bile az da olsa bir şeyler için kafa patlatıldığını gösteriyor. ama ya diğerleri? al işte, biri bana gelsin ne lan?! üç bin kişiye sorsalardı ferhat göçer'e program yaptıracağız diye, iki bininin önereceği ilk beş isimde olurdu bu. kalan bin kişi o kim diye sorardı. ibo şov bile daha sempatik bir isim arkadaş.

geçen bu konuyu düşünüyordum ve bir olay oldu, o zaman televizyoncuların bu konularda neden bu kadar rahat olduklarına dair bir fikir oluştu bende. siz katılır mısınız bilemem. ama rahatlıklarının ana sebeplerinden biri olduğuna eminim az sonra okuyacağınız olayın.

efenim geçen gün amcamgil geldiler bize, ben de oturuyorum içerde ama televizyon kapalı. selamlaştık, oturduk, işte klasik sorularla zamana oynuyoruz, işler nasıl kriz etkiledi mi bilmem ne diye ama amcanın gözler fıldır fıldır. dedim, sıkıntın nedir? kumanda nerede dedi. normal değil mi? çünkü hepimiz yaşıyoruz bunu. sonra, yıllar önce odamda oturmuş tavanı izlerken, bir akrabamın kapıdan kafasını uzatıp, "televizyon bozuk mu?" diye sorduğu geldi aklıma.

şunu söylemek istiyorum. televizyon uzun zamandır izlenen bir şey değil aslında. evimizin bir ferdi. o hep açık ve biz ona bakıyoruz. kapatmak gelmiyor aklımıza. bu yüzden televizyonu kapalı gören eşimizin dostumuzun aklına kapatma butonuna basabileceğimiz gelmiyor. bozuk olduğunu düşünüyorlar. yoksa neden açık olmasın ki adam da haklı. evde olup da uyanık olduğunuz zamanlarda evinizdeki televizyonlardan en az biri açık değil mi? bu deneyi siz de yapabilirsiniz evinizde. tek ihtiyacınız olan bir televizyon ve entel olmayan misafir.

işte televizyonun evimizin bir ferdi oluşu, televizyoncuların rahat takılmasının en önemli sebeplerinden biri. bence yani.

- abi mustafa sandal'a program yapıcaz ismi ne olsun?
- onun arabası var!
- hmm evet süper fikir!
- konuklara arabalarını sorar arada, sonra da şarkılar türküler, nasıl?
- valla nefis!

17.01.2009

Vicky Cristina Barcelona...


Filmi beğendim mi beğenmedim mi tam bi duygum yok. Anlamadım. Filmi izlerken keyif aldım ama film bitince keyif almadığımı hissettim, çok basit bi film bu dedim. Ne bileyim. Bugüne kadar Woody Allen’dan izlediğim en popcorn hikayeydi. Ama yine de iyiydi. Belki de kullanılan mekanların güzelliği, meydanlar, parklar, kiliseler, yemekler, şaraplar, kadınlar ve tabi ki İspanyolca. Bunlar bir arada olup, tepesindeki çatı da Woody Allen sarkazmı olunca işler değişiyor belki de.

Penelope ve Javier müthişti ona bişey diyemem. Vicky de iyiydi ama Sıkarlıtı nedense beğenmedim. Ya Woody abi bilerek ona çiğ oyna iğrenç bi karakter çiz demiş ya da Sıkarlıt hiç oynayamamış. Açıkçası çoğu sahnelerde dile gelmiş bir şişme kadın gibi göründü gözüme ki sonuçta filmde görünen tek karakteri de seks işçiliği idi geçelim o özgür ruh ya da aradığını bulma martavallarını. Aslında film o açıdan güzel bi nokta yakalamış. Javier abim alenen güzel yemek yemek, şarap içmek ve sevişmek istediğini söylüyor. Ama dangalak Amerikalı kızımız yok ne aradığın bilmiyormuş da ne aramadığını biliyormuş. Resmen yalan işte bu riya. Alenen geldin seviştin adamla. Sonra mükemmele çok yakın ex karısı da geldi durmadın onla da seviştin. Sonra da artık içinde sevişmeye dair istek kalmayınca, tutku bitince, heyecan bitince bastın gittin işte. Resmen casual sex bu. Hayret bişey. Öbür karıya baksan onun da ne bok yediği belli değil. Doug bilmemne aslen kısacası tabi ki her filminde olduğu gibi Woody abim Amerikalıların ağzına sıçıp bırakmış işte. Yahudiler olsa filmde onların da ağzına sıçardı eminim. Amerikalıların ezbere ve kopya yaşamlarının iğrençliklerini, bu ezbere yaşamdan sıkılan ya da kıllanan bireylerin dahi o kalıplara nasıl da dipten dibe istemeden de olsa bağlı kaldığı filmin güzel yaklaşımları. Sonuçta onca tantanaya rağmen yine hep beraber Amerikaya döndüler. En cilalı taşlar ülkesine.



Yalnız bu noktada sanki Amerikan hayatının tam tersi gibi sunulan bağımsız, özgür Akdeniz insanı hayatında da gariplikler var onu söylemeden geçmeyeyim. Nedir abi bu şimdi? Güya ressam adam var, deli ressam karısı felan. Ulan iyi de oturdukları eve bak? Adamın kafası esiyor iki hatunu Barcelonadan alıp Oviedoya götürüyo hem de arkadaşının özel uçağıyla??? Sonra 3 kişinin otel parasını ödüyor yediriyo içiriyo? Babası desen anarşist şair ama adamın evine bak. 568 yıl mortgagea girsem alamam o evi. Nerden geliyo olm bu değirmenin suyu? Sonra altında leş bi spor araba, iki kişilik aslen o araba bile adamın niyetini gösteriyo. Sonuç olarak Woody abim de farkında ki asıl sıcak Akdeniz hayatını Amerikan hayatının karşısına koyunca yemez kimse, etkilenmez aptal romantikler dışında tabi. O yüzden Akdeniz hayatı da hafif Amerikan hayatı sosuyla sunulmuş önümüze. Yapacak bir şey yok. İnsan ilk taşı cilaladığından beri garip bi şekilde daha iyi cilalanmış taş arıyor ve taşlar her seferinde daha iyi cilalanıyor. Ve garip bi şekilde insan her seferinde elindeki cilalı taştan daha iyi cilalanmışı gördüğünde ona meylediyor. Biz de buna kapitalizm diyoruz. Hepimiz hala mağara adamıyız kanımca.

Sonuç olarak Bartelona güzel şehir, Gaudi iyi mimar, Miro iyi sanatçı, Messi leş topçu, Amerikalılar gerzek, Akdenizliler sevişgen ve özgür ruhlu, Woody Allen ağabeycim de piçin teki. Ve aslında İspanyolcanın o uhrevi müziğini Javier Bardem ve Penelope Cruz un ağızlarından bize dinletmesi de çok güzel bi icattı. Filmin genel İngilizce atmosferindeki çiğlik onlar İspanyolca konuşmaya başlar başlamaz üzerimize ılgıt ılgıt esen tatlı sıcacık bir Akdeniz meltemine evriliyordu. Fakat yine de yazıyı filmin o müthiş sahnesi ile bitirmek isterim. İlk kez bir kadının iki kişiyi aynı anda terk ettiğine şahit oldum. Müthiş bi sahneydi. Penelope olağanüstü bir performans sergilemiş konu sahnede. “Bizi kullanıp attı işte. Demiştim ben sana” diyor aynı anda terk edilen Javier de onu teskin etmeye çalışıyordu. Aşklarının matematiğinde eksik olduğunu düşündükleri şişme kadın da uzaktan bunları izliyordu. Oysa ki eksik olan hiç bir şey yoktu bence aşklarında. Çünkü aşkların güzelliği her zaman bir yerinin eksik olmasıdır, mükemmelliğini eksikliğinden alır.



Ve son olarak meraklısına Woody Allen’ın Guardian da çıkan filmle ilgili günlüğünü yayınlıyorum. İnanılmaz komik İyi günler efenim :




5 March
Met with Javier Bardem and Penélope Cruz. She's ravishing and more sexual than I had imagined. During interview my pants caught fire. Bardem is one of those brooding geniuses who clearly will need a firm hand from me.
2 April
Offered role to Scarlett Johansson. Said before she could accept, script must be approved by her agent, then by her mother, with whom she's close. Following that, it must be approved by her agent's mother. In middle of negotiation she changed agents - then changed mothers. She's gifted but can be a handful.

1 June
Arrived Barcelona. Accommodation's first class. Hotel has been promised half star next year, provided they install running water.

5 June
Shooting got off to a shaky start. Rebecca Hall, though young and in her first major role, is a bit more temperamental than I thought and had me barred from the set. I explained the director must be present to direct the film. Try as I may, I could not convince her and had to disguise as man delivering lunch to sneak back on the set.

15 June
Work finally under way. Shot a torrid love scene today between Scarlett and Javier. If this were a scant few years ago, I would have played Javier's part. When I mentioned that to Scarlett, she said, "Uh-huh," with an enigmatic intonation. Scarlett came late to the set. I lectured her rather sternly, explaining I do not tolerate tardiness from my cast. She listened respectfully, although as I spoke I thought I noticed her turning up her iPod.

20 June
Barcelona is a marvellous city. Crowds turn out in the streets to watch us work. Mercifully they realise I've no time to give autographs, and so they ask only the cast members. Later, I handed out some 8x10 photos of myself shaking hands with Spiro Agnew and offered to sign them, but by then the crowd had dispersed.

26 June
Filmed at La Sagrada Familia, Gaudi's masterpiece. Was thinking I have much in common with the great Spanish architect. We both defy convention, he with his breathtaking designs and me by wearing a lobster bib in the shower.

30 June
Dailies are looking good, and while Javier's idea to add a massive Martian invasion scene complete with 1,000 costumed extras and elaborate flying saucers is not a very good one, I will shoot it to make him happy and cut it in the editing room.

3 July
Scarlett came to me today with one of those questions actors ask: "What's my motivation?" I shot back: "Your salary." She said fine but that she needed a lot more motivation to continue. About triple. Otherwise she threatened to walk. I called her bluff and walked first. Then she walked. Now we were rather far apart and had to yell to be heard. Then she threatened to hop. I hopped, too, and soon we were at an impasse. At the impasse I ran into friends, and we all drank, and of course I got stuck with the check.

15 July
Once again I had to help Javier with the love-making scenes. The sequence requires him to grab Penélope Cruz, tear off her clothes and ravish her in the bedroom. Oscar-winner that he is, the man still needs me to show him how to play passion. I grabbed Penélope and with one motion tore her clothes off. As fate would have it, she had not yet changed into costume, so it was her own expensive dress I mutilated. Undaunted, I flung her down before the fireplace and dove on top of her. Minx that she is, she rolled away a split second before I landed, causing me to fracture certain key teeth on the tile floor. Fine day's work, and I should be able to eat solids by August.

30 July
Dailies looking rather brilliant. Probably too early to start planning Academy campaign. Still, a few notes for an acceptance speech might just save me some time later.

3 August
I suppose it comes with the territory. As director, one is part teacher, part shrink, part father figure, part guru. Is it any wonder then that, as the weeks have passed, Scarlett and Penélope have both developed crushes on me? The fragile female heart. I notice poor Javier looking on enviously as the actresses bed me with their eyes, but I've explained to the boy that unbridled feminine desire for a cinema icon, particularly one who wears a sneer of cold command, is to be expected.
Meanwhile, when I approach the set, each morning bathed and freshly scented, between Scarlett and Penélope there is a virtual feeding frenzy. I never like mixing business with pleasure, but I may have to slake the lust of each one in turn to get the film completed. Perhaps I can give Penélope Wednesdays and Fridays, satisfying Scarlett Tuesdays and Thursdays. Like alternate-side parking. That would leave Monday free for Rebecca, whom I stopped just in time from tattooing my name on her thigh. I'll have a drink with the ladies in the cast after filming and set some ground rules. Maybe the old system of ration coupons could work.

10 August
Directed Javier in emotional scene today. Had to give him line readings. As long as he imitates me, he's fine. The minute he tries his own acting choices, he's lost. Then he weeps and wonders how he'll survive when I'm no longer his director. I explained politely but firmly that he must do the best he can without me and to try to remember the tips I've given him. I know he was cheered because when I left his trailer, he and his friends were howling with laughter.

20 August
Made love with Scarlett and Penélope simultaneously in an effort to keep them happy. Ménage gave me great idea for the climax of the movie. Rebecca kept pounding on the door, and I finally let her in, but those Spanish beds are too small to handle four, and when she joined, I kept getting bounced to the floor.

25 August
End production today. Wrap party as usual a little sad. Slow-danced with Scarlett. Broke her toe. Not my fault. When she dipped me back, I stepped on it.
Penélope and Javier anxious to work with me again. Said if I ever come up with another screenplay to try and find them. Goodbye drink with Rebecca. Sentimental moment. Everyone in cast and crew chipped in and bought me a ballpoint pen. Have decided to call film Vicky Cristina Barcelona. Studio heads have seen all the dailies. Apparently they love every frame, and there is talk of opening it at a leper colony. It's lonely at the top.

Beyaz Maseratili Pirens



Demin eve geldim televizyonu açtım, en son Kanal D açıkmış oradan devam etti, Beyaz'ın sesini duydum, "hece'cim orda mısın, abibik gubibik" bi şeyler diyordu, "Tanrım kaç milyar kez duydum bu kalıbı bu adamdan?" dedim daha ekrana görüntü gelmeden. Yeter beyaz ya. Yeter be abim. Valla severdim seni ama yeter.

Bi' kere çuvalla parası var. Yedi sülalesine de yeter o para. Sarıyer şeridini Ali Kırca'yla birlikte parsellediler komple. Beyaz senin benim gibi bi' adam demedik mi, o yüzden sevmedik mi? Biz kendi aramızda konuşuyoruz hep, "200.000 lira nakdimiz olsa, bankaya atar aylık faiziyle de ölene kadar çalışmadan yaşarız" diye. Bizim hayattaki arzumuz bu. Beyaz'ın 20 milyonu kesin vardır. Ayda 250.000 lira getirir bu. "Gözün dosyun Beyaz'ım." demeden edemiyorum. Bu ne hırs? Yeter artık çünkü televizyondan bir şey veremiyorsun insanlara. O stüdyodan o ekiple yerine kimi koyarsan koy Kanal D'de cuma gecesi iş yapar. Açık söyleyeyim, birçoğunuza komik gelecektir ama Beyaz'ın ekibi, Okan Bayülgen'in ekibinden iyi bence. Artık beyaz olmanın bi' esprisi yok.

CNN Turk'teki programlarında ise ironik şekilde sırf Beyaz'sın diye varsın. Abim kusura bakma acımasızım ama sen senelerdir bu ekrandasın, telefonu yüzüne kapatmamakla saygı olmuyor bence. Tamam Okan Bayülgen ile kitleleri güzel paylaşmışsınız ama, bi' yerlerde insan kendini de geliştirmeli. "Doğru mudur?" diye sormakla ömür geçmemeli.

Bence Beyaz farkında durumunun. Temcit pilavi gibi çevirip çevirip aynı programı yaptığının farkında. Ama bırakamıyor, çünkü tv dünyasını biliyor. Zira bırakırsa bir süre sonra kimsenin umrunda olmaz Beyaz. Silinir gider. Yokluğunu hissettirecek bir farklılık yaratmış değil. O kadar nefessiz çalıştı, bu ilgiye o kadar alıştı ki, birden bire yaşının geçtiğini fark edince panik yaptı bence. "Oha kırk oluyorum?!?!" dedi ve bu uyanışı itici bir hal almasındaki en önemli etken oldu. İstediği kadar 430.000 liralık Maserati alsın, teknik olarak 40 olduğunun farkında. Arkasına dönüp baktığında gudik bir şov programından başka bir şey göremiyor. Çektiği filmler oynadığı diziler, hiçbiri kayda değer, olmazsa olmaz hiçbir iş yapmadı. Ekol olmadı. En fazla Sezen Aksu'nun kafasına gül dökmekle gündeme geldi. Dediğim gibi ben Beyaz'ı gerçekten severim ama bu onun senelerdir bir adım öteye gidemediği gerçeğini değiştirmez. Benim için seyirci saygısı budur. Şu televizyon neler gördü yani, neler geldi geçti. Beyaz'ınsa sadece prodüksiyonu büyüdü ekibi iyileşti, Beyaz hep bildiğin Beyaz. İyi bir tv izleyicisi olarak; ben çok sıkıldım.

Ben bile 9-10 sene önceki halimi hatırlayınca utanıyorum kendimden; ki hiç mecburiyetim yok, ölesiye düz olma hakkım var. Ne ailemden ne arkadaşlarımdan ne de sevgililerimden milyon dolar almıyorum. Beyaz ise, "ailemizden biri" olarak girdi hayatımıza, öyle de kaldı. Olgunluk dönemini yaşadığını söylüyor ama biz hala büyüyüp o "ev"den ayrıldığını göremedik. Diğer kanallarda yarışma programı gibi farklı formatlarda denemeleri de oldu Beyaz'ın, hiçbiri tutmadı. Yayına konduğu gibi kalktı. Şimdi rating kaygısı olmayan bir kanalda ve bir başka major ulusal kanalda program yapıyor. İkisi de Doğan Grubu'nun kanalları. Beyaz Show çok başarılı olduğu için değil, Kanal D'nin cuma gecesi ikonu olduğu için sürüyor. Ben olsam bununla "13 yıldır devam ediyor!" diye övünmezdim. Her şeyi geçtim,

bu ne ya Beyaz?